Ana sayfa » tick, tick…BOOM!: Uzlaşmak Mı, Direnmek Mi?

tick, tick…BOOM!: Uzlaşmak Mı, Direnmek Mi?

Yazar: Merve Özbek

tick tick BOOM: Uzlaşmak Mı Direnmek Mi?

Lin-Manuel Miranda’nın yönettiği tick, tick…BOOM!, bu yıl Netflix’te yayınlanan en iyi filmlerden. 2021 yılına damga vuracak bu müzikalde, ünlü Broadway oyunu “Rent”in bestecisi ve söz yazarı Jonathan Larson’ın hayat hikâyesi anlatılmakta. Bu ünlü söz yazarı ve besteciye Andrew Garfield hayat veriyor.

Lin-Manuel Miranda, ilk uzun metrajlı yönetmenlik çalışmasıyla “Hamilton”ın ardından bu kez kendisine ilham veren bestecinin hikâyesini beyaz perdeye taşıyor.

Jonathan Larson, hayatı boyunca çok az alkış duydu. Broadway’de çığır açan oyunu “Rent”in ilk ön gösteriminden bir gün önce 35 yaşında aort anevrizmasından öldü. Larson kendisini “türünün son örneklerinden biri olan bir müzikal tiyatro yazarı” olarak tanıtıyor.

“tick, tick…BOOM!” otobiyografi türünde karşımıza çıkıyor. Andrew Garfield tarafından oynanan Larson, anksiyete sahibi, sistemin ve yeni dünya düzeninin bir parçası olmak istemeyen, başarıya odaklı ve sanatın dünyayı değiştireceğine inanan biri. Bu anlamda izleyiciye büyük bir ilham kaynağı olan “tick, tick…BOOM!” aynı zamanda Andrew Garfield’ın başarılı oyunculuğu sayesinde de seyirciye keyif alacağı büyük bir film sunuyor. Larson, her şeyi tüketen bir hırsa sahip; bu hırs ona duygusal olarak çok şeye mal oluyor.

Film, tüm umutlarını yıllar boyunca üzerine çalıştığı “Superbia” adlı kafa karıştıran bir bilimkurgu oyununu Broadway’de sahneleme çabasını ekrana taşıyor. Bununla birlikte Larson’ın kendi hayat öyküsünü, bu çabasını ve duygusal yıkımlarını mükemmel uyumlu sözler ve müziklerle de izliyoruz. Filmin temposu bu müzik ve sözlerle bir harmoni içinde. Bu yüzden bir müzikalin sahip olması gereken tüm dinamikleri sunuyor.

“Uzlaşmak mı, direnmek mi?” Larson, yaklaşan 30. doğum gününün etkisiyle de hala hayallerine ulaşamamış, müzikal-tiyatrosunu sahneleyememiş biri; tıpkı filmin isminde de olduğu gibi, sürekli bir saatli bomba sesi duyuyoruz. Bu bomba sanki Larson’ın kafasının içinde ve 30. Doğum günü yaklaşmaya başladıkça bu saat de giderek hızlanıyor. Bu kadar hırslı olmasının yanı sıra anksiyete sahibi de olması Larson’ın ‘başarısızlık korkusu’nu giderek artırıyor. Tüm yakın arkadaşlarının AIDS nedeniyle genç yaşlarda ölmeleri de Larson’da ‘ölümlülük korkusu’nu yaratıyor.

Yönetmen Miranda’nın idolüne olan bağlılığı, onu müzikalin evrensel bir fedakarlık ve kararlılık hikâyesine genişletmekten alıkoyuyor. Larson, kaygılı, takıntılı ve korku dolu biri olmasına rağmen; Andrew Garfield, Larson’a sevimli bir imaj veriyor. Garfield, oyunculuk kariyerindeki ilk müzikali olmasına rağmen başarılı bir performans sunuyor. Filmden önce Lin-Manuel Miranda, Andrew Garfield’ın piyano ve ses eğitimleri aldığını açıkladı ve Garfield’ın aldığı bu eğitimlerin hakkını verdiğini gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz.

Bir yandan Miranda, anlatılan ayrıntılar için keskin bir bakış sergiliyor. Yönetmen Miranda’nın, Larson’a olan hayranlığı elbette filme de olumlu ve olumsuz şekillerde yansıyor. Filmin yönü, Larson’ın birinci şahıs gösterisinin kişisel, hafıza dolu yönü ile uyumlu. Filmin dönen karmaşıklığına rağmen, Jonathan’ın ekranda şarkılarını söylediği anlarda, tek bir doğru görüntü yok; anın büyüsünü yakalayan tek bir yakın çekim yok. “tick, tick…BOOM!” müzikalin doğası gereği belgesel unsurunu, tüm büyük film müzikallerinin verdiği, tiyatronun gücüne uygun, ancak sahnede imkansız olan şekillerde sanatçılarla birlikte olma duygusunu kaçırıyor. Filmin tüm dramatik zevklerine rağmen, yakınlık, fiziksellik ve hareket halindeki zaman eksikliğini ele veriyor. Film, dikkat çektiği sanatçılar tarafından doğal olarak çekilmek yerine, Miranda ve onun yetenekli işbirlikçi ekibi tarafından kameranın arkasından zahmetli bir şekilde itiliyor gibi. Filmin, ekranda açığa çıkmasına izin vermeden, Jonathan’ın dehasını ortaya koyuyor.

Kadrosunda Garfield’a ek olarak, Pose yıldızı MJ Rodriguez, Larson’ın en iyi arkadaşı rolünde The Boys in the Band filminin yıldızı De Jesus ve Jonathan Larson’ın otobiyografi şovundaki iki ana şarkıcıdan biri olarak Vanessa Hudgens yer alıyor. Lin-Manuel Miranda’nın oyuncu kadrosunda yarattığı bu müzik topluluğu muhteşem, ancak bu kesinlikle Larson’ın gösterisi ve Garfield performansıyla ödüle layık. Yönetmen Miranda’nın kendisi de rahatlıkla Larson rolünü alabilirdi, bu yüzden başrol olarak Garfield’ı seçmesi ve kendisini kamera arkasında bırakması dikkat çekici.

İzleyicilerin, Larson’ın büyük hiti Rent’in ilk Off-Broadway ön izleme performansından hemen önce trajik bir şekilde ölmesi, ölümünden sonra övgüler alması, çığır açan bir müzikal yazıp yazamadığının bilmediklerine bakılmaksızın, bu müzikalin bu otobiyografi sahnesinden çıktığını görmekten çok memnun olacaklar. Böyle bir hikâyenin, hırsın, tutkunun, ve sanatçının trajik sonunun beyaz perdeyle buluşması, tick,tick…BOOM! filmini özel bir başyapıt haline getiriyor.

tick tick BOOM: Uzlaşmak Mı Direnmek Mi?

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap