The Housemaid: Çatıdaki Sinirli Kadın
9 Ocak’ta ülkemizde vizyona girecek olan psikolojik gerilim ve gotik türündeki “Hizmetçi” (The Housemaid); klişe görünen fragmanı ve kitaptan farklı yapılan bazı tercihleri nedeniyle başlangıçta önyargıyla yaklaştığım, buna rağmen sinema salonundan memnun ayrıldığım bir film oldu. Freida McFadden’ın aynı adlı romanından uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda Paul Feig otururken, başrollerde Sydney Sweeney ve Amanda Seyfried yer alıyor. Kitabı okuyanlar filmin heyecanını kaçıracağını düşünebilir; ancak film yüksek bir seyir zevki sunuyor. Özellikle finalde romandan ayrılan ve tempoyu yükselten sahneler izlesek de genel olarak bakıldığında filmin kitaba oldukça sadık kaldığını söylemek mümkün.
Fragmanı ilk izlediğimde hem benim hem de okuyucuların ortak eleştirisi, Nina’yı canlandıran Amanda Seyfried’ın kitaptaki fiziksel tasvire uymadığı yönündeydi. Ancak Seyfried’ın performansı bu şüpheyi kısa sürede ortadan kaldırıyor ve oyunculuğu sayesinde, onun gerçekten “bakımsız ve fazla kilolu Nina Winchester” olduğuna ikna oluyoruz. Hizmetçi Millie’yi canlandıran Sydney Sweeney ise son yılların en tartışmalı ve popüler isimlerinden biri olarak, kendi star imajını bu filmde de Hollywood’a uygun bir şekilde taşıyor.
The Housemaid’in konusu kısaca şöyle ilerliyor: Millie (Sydney Sweeney), hayatının en talihsiz dönemlerinden birini yaşamaktadır; denetimli serbestlik altındadır ve özgürlüğünü koruyabilmesi için acilen düzenli bir işe ihtiyacı vardır. Umudunu kaybetmek üzereyken, Long Island’da neredeyse tamamen beyaz, kocaman bir evde yaşayan Nina Winchester (Amanda Seyfried) ile bir iş görüşmesine gider. İlk bakışta fazlasıyla güler yüzlü görünen Nina, Millie’ye yatılı kalabileceği, evin düzeniyle ve kızıyla ilgileneceği bir iş teklif eder. Bu iş Millie için bir kurtuluş gibi hissettirse de bu his uzun sürmez. Daha ilk günden Nina’nın ani öfke patlamaları, kontrol takıntısı ve tuhaf davranışları kendini göstermeye başlar.
The Housemaid: Çatıdaki Sinirli Kadın
En ufak bir şeyde sinir krizi geçiren Nina’yı sakinleştirebilen tek kişi ise kocası Andrew’dur (Brandon Sklenar). Nina’nın Millie’ye karşı başlattığı psikolojik oyunlar evdeki gerilimi artırırken, Andrew’un Millie’ye olan ilgisi de tehlikeli bir noktaya doğru ilerler. Millie ile Nina arasındaki güç savaşı sertleştikçe, Millie bu “kusursuz” görünen ailenin ardında karanlık ve rahatsız edici bir geçmiş olduğunu fark eder. Çok geçmeden, bu evde asıl kimin av, kimin avcı olduğu sorusu ortaya çıkar. Soğuk banliyö prensesi ile suçlu hizmetçinin savaşı tam olarak burada başlar. Millie, içinde bulunduğu şartlar nedeniyle işi bırakamaz; çünkü hem paraya hem de iyi bir itibara ihtiyacı vardır. Öte yandan Nina’nın dışarıdan kusursuz görünen hayatının arkasında, onun bir “deli” olduğuna dair dedikodular banliyöde ve okul aile birliğinin dedikoducu kadınları arasında dolaşmaktadır.
The Housemaid: Çatıdaki Sinirli Kadın
Bir sorun daha vardır: Millie, çatı katındaki odasında adeta yeniden hapse girmiş gibi hissetmektedir. Bu boğucu alan ile Andrew hakkında kurduğu fanteziler arasında gidip gelir. Andrew’a karşı bir şeyler hissetmenin yanlış olduğunu bilse de Andrew neredeyse kusursuz bir koca gibi durmaktadır; peki o zaman Nina’yla ne işi vardır? Bu kusursuz evin bahçesinde, uzaktan evi ve içindekileri izleyen bahçıvan Enzo ise ara ara tekinsiz bakışlarıyla kadrajda belirir ancak varlığı hikâyede sınırlı kalır.
Burada kitaba değinmek gerekiyor. Romandaki Enzo karakteri çok daha etkin ve hikâyeyi kritik bir noktaya taşıyan bir figürken, filmde Enzo’yu canlandıran Michele Morrone’ye oldukça az alan tanınıyor. Replikleri bir elin parmaklarını geçmiyor ve ekranda çok kısa süre kalıyor. Bu tercihin yanlış olduğunu düşünüyorum; çünkü Enzo ile Nina arasındaki bağ, hikâyenin ters köşesi için önemli bir yapı taşı.
The Housemaid: Çatıdaki Sinirli Kadın
Zaman zaman filmin gotik atmosferi ve gerilimi abartılı bir üsluba yaslansa da, yönetmen bunu alışılmadık derecede bilinçli ve zekice yapıyor. Günümüz sinemasında filmlerin, kendilerini “gerçek dünyada” geçiyormuş gibi sunsalar bile, giderek gerçeklikten uzaklaşıp fanteziye yaklaşmasının da iyi bir örneği olan The Housemaid bu açıdan bakıldığında neredeyse bir dönüm noktası olabilecekmiş hissi yaratıyor. Paul Feig genellikle Bridesmaids ve Ghostbusters yeniden çevrimi gibi komedi filmleriyle anılıyor olsa da, A Simple Favor ile bu güvenli alanın dışına çıkmaya başlamıştı. The Housemaid’de ise bu geçişi daha net ve cesur bir noktaya taşıyor.
Abartıyı bilinçli şekilde kullanan, zaman zaman operatikleşen bir gerilim dili kuran Feig, bu tercihi özellikle kadın karakterler üzerinden işliyor. Film, Sydney Sweeney ve Amanda Seyfried’e sürekli dönüşen, birbirini besleyen bir karşılaşma alanı açıyor. İki oyuncunun performansı da bu oyunu canlı tutan en önemli unsur hâline geliyor. Feig, bu yönüyle 90’ların kadın karakter odaklı gerilim filmlerine göz kırpan bir geri dönüş yapıyor.
The Housemaid: Çatıdaki Sinirli Kadın
Andrew’un annesi Evelyn, az sahnede yer almasına rağmen tüyleri diken diken eden bir etki bırakıyor; oğlunu, gelinini, hizmetçiyi, kısacası etrafındaki herkesi acımasızca eleştiriyor. Nina’nın kızı Cece ise kitaptaki kadar ürkütücü olmasa da, hikâye içinde doğru bir yerde konumlanıyor. Daha fazlasını söylemek filmin sürprizlerini bozmak olur; ancak şunu rahatlıkla söylemek mümkün: Hikâyenin merkezindeki güç üçgeninde yer alan hiç kimse, ne saldırganlık ne savunmasızlık, ne istismarcılık ne de itaatkârlık açısından göründüğü gibi değil. Bu yüzden izleyiciyi tatmin eden bir film ortaya çıkıyor ve özellikle finalin kadın izleyicileri mutlu edeceğini düşünüyorum. Kitabı okumuş olun ya da olmayın, The Housemaid izlenmeyi hak ediyor.