If I Had Legs I’d Kick You: Anneliğin Beyazperdeden Fışkıran Çığlığı
If I Had Legs I’d Kick You (Türkçe adıyla Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim), yönetmen Mary Bronstein’in aynı zamanda oyuncu olarak da yer aldığı, 2025 yapımı gerilim yüklü bir annelik filmi. Die My Love’ı yeni izlemiş ve etkisinden henüz çıkamamışken, konusundan bihaber izlediğim bu yapım; son derece bunaltıcı, adeta üzerinize kat kat yorganlar örtüp sizi boğmaya çalışan bir film.

If I Had Legs I’d Kick You: Anneliğin Beyazperdeden Fışkıran Çığlığı
Linda’nın İçine Sıkıştığı Hayat
Linda, bir psikiyatr ve sürekli hasta çocuğuyla ilgilenmek zorunda olan bir kadın. Hem işinde hem de evinde sürekli gözetmesi ve kontrol altında tutması gereken insanlar var. Linda’nın eşi, işi gereği evden haftalarca uzakta kalıyor ve eşiyle iletişimlerinin tek konusu ise hasta kızları. Film, tüm bu sıkışmışlığı hiç tereddüt etmeden açılış sahnesinde üzerimize boca ediyor.
Film boyunca, anne olmanın kendisine uygun olmadığını düşünen ve delirmenin eşiğinde olan bir kadının; yatak odasında kocaman bir delik oluşmasıyla o eşiğe gelmesini izliyoruz. Her ne kadar filmin en güçlü yanı Oscar adaylığı akabinde Rose Byrne’ın oyunculuğu gibi lanse edilse de, benim için film gücünü metaforlarından alıyor. “Karanlık delik”; artık her şeyin çığrından çıktığı, Linda’nın hayatının kontrolünü kaybettiği noktada ortaya çıkan bir metafor. Bu metaforu film boyunca farklı sekanslarda, farklı şekillerde görüyoruz.

If I Had Legs I’d Kick You: Anneliğin Beyazperdeden Fışkıran Çığlığı
Hayat Enerjisini Emen Bir Vampir
Linda’nın sürekli kızıyla vakit geçirmesine ve onunla devamlı diyalog halinde olmasına rağmen, filmin başından itibaren kızının yüzünü görmüyoruz. Kızı bizim için yalnızca bir sesten ibaret: Hasta, mızmız, çoğu zaman ayak bağı ve bunaltıcı bir ses.
Linda’nın terapistiyle konuştuğu sahnede, anneliğin ona uygun olmadığını söylediği an kızının yüzünü neden görmediğimiz açığa çıkıyor: Linda küçük kızını evladı olarak, kendisini de onun annesi olarak görmüyor. Kızı, Linda için tıpkı yukarıda tarif ettiğim şekilde bunaltıcı bir ses. Hatta daha doğru ve biraz da abartılı bir tabirle, Linda’nın hayat enerjisini emen bir vampir. Ayrıca film boyunca kızının yüzünü görmememiz, Linda’nın yaşadıklarına daha iyi odaklanmamızı sağlarken; gerilimi ve merakı artırarak seyir zevkini yükseltiyor. Bir an için o itinayla saklanan yüzü görmek adına gözlerinizi ekrandan ayıramıyorsunuz.

If I Had Legs I’d Kick You: Anneliğin Beyazperdeden Fışkıran Çığlığı
Göbek Bağı Metaforu
Filmdeki bir diğer önemli kısım ise Linda’nın yeni doğum yapmış hastasıyla olan ilişkisi. Bu kadın; yeni doğum yapmış, bebeğinin başına bir şey gelir endişesiyle onu yanından ayırmayan mutsuz biri. Bebeğinin asla gülmemesinden şikayet ediyor. Bu kadının bir seansın ortasında aniden kaybolmasıyla fark ediyoruz ki, bebeğin yüzü hep kapalıydı. Pusetinin üstü tüm seanslar boyunca bir battaniyeyle örtülüydü. Aslında görüyoruz ki Linda’nın hastası, Linda’nın da içine hapsolduğu hayatı yaşıyor. Kendi hikayesini başka birinin ağzından dinliyor. Fakat tüm bu işaretlere rağmen hastasının söylediklerini ve endişelerini dikkate almayarak kendi gerçekliğinden de kaçmaya çalışıyor.
Filmdeki en dikkat çekici detay ise göbek bağı metaforu. Linda’nın kızının hastalığı dolayısıyla midesinde bir delik var. Tıpkı evlerinin tavanında oluşan delik gibi… Ve bu deliğe bağlanan, uzun ince bir borudan oluşan bir tüp var. Filmin ilk sahnesinde Linda, kızının doktoruna iyileşmeyi beklemeden bu tüpün çıkarılması gerektiğini söylüyor. Doktor ise kızı iyileşmeden tüpün çıkarılamayacağını belirtiyor. İlerleyen sahnelerde görüyoruz ki bu tüp bir göbek bağını simgeliyor ve kızının midesinden çıkarılmadan Linda’ya huzur yok. Bu hastalık, kızını ona olması gerekenden daha muhtaç hale getirdiği için göbek bağının kopması ertelendikçe erteleniyor. Neticede bu durum, Linda’nın çıldırmasına neden oluyor.

If I Had Legs I’d Kick You: Anneliğin Beyazperdeden Fışkıran Çığlığı
Kötü Annelik ve Suçluluk Duygusu
Linda kötü bir anne olduğunu düşünüyor ve bu konuda kendini suçluyor. Kızıyla ilişkisi için çabalamaya başladığında ise bu kez elinde olmayan aksilikler patlak veriyor ve annelik konusunda kendine güvenini daha da derinlerden çatlatmaya devam ediyor. Her bir sahnede, sekanslardan bize bağıran şey Linda’nın yalnız kalmaya ihtiyacı olduğu; biraz olsun sadece kendisine yüklenen sorumluluklardan kurtulmak istediği.
Kendisine ayırdığı tek vakit, aynı işyerinde çalıştığı psikiyatr arkadaşı ile yaptığı seanslar. Bu seanslarda Linda herhangi bir şeyi çözümlemeye ve açığa çıkarmaya çalışmıyor; Linda terapistinden apaçık bir şekilde yardım dileniyor. Birinin ona ne yapması gerektiğini söylemesi gerek ve bunun için terapistine yakarıyor. Kendisini alkole vererek uyuşturmaya çalışıyor. Belki de uyuyarak yeni güne başlayabilmesinin başka yolu yok.

If I Had Legs I’d Kick You: Anneliğin Beyazperdeden Fışkıran Çığlığı
A$AP Rocky’nin Gereksiz Mevcudiyeti
Film boyunca tamir edilemeyen ev, sürpriz bir şekilde bir sabah yenilenmiş. Açıkçası burada verilmeye çalışılan mesajı çok yavan buldum. “Bir dönüşle” her şey aniden düzelmiş gibi gösteriliyor. Fakat daha çok yakın bir zamanda Linda’nın yaşadıklarının tesellisi bu değil. Umarım yanlış anlamışımdır ama bu “El ele verince her şey düzelir” mesajı içler acısı.
Yazmak için tekrar geri dönüp baktığımda, dikkatimi çeken detaylardan da bahsetmeden olmaz. A$AP Rocky’nin karakterinin bu filmde olmasının hiçbir anlamı ve gereği yok. Sevgilin dünya starı diye her yere atlaman gerekmiyor Rocky!. Git müziğini yap. (Bu arada Chanel kısa filminde iyiydin, orası ayrı.) Kesinlikle kötü bir oyunculuk değil. Ancak karakterinin Linda’nın hikayesine kattığı hiçbir şey yok. Kendi hikayesi yok, derinliği yok. Ünlü sima eklemek için çağırmışlar adamı resmen. Kendi başına seyir zevki oldukça yüksek. Kıps! Umarız ki Rihanna evde bolca seyrediyordur.

If I Had Legs I’d Kick You: Anneliğin Beyazperdeden Fışkıran Çığlığı
Sonuç: Klostrofobik Bir Deneyim
Filmin sevmediğim yanlarından biri de verilmek istenen bunaltıcı atmosferin zaman zaman oldukça rahatsız eden, uyuşuk bir hal alması. Rahatsız olduğum şey filmin temposu. Çok yüksek bir temposu yok, çok düşük bir temposu da yok. Arada kalmış, havada asılı duran huzursuz ve dağınık bir tempoda ilerliyor. Bu durum filmi sıkıcı da yapıyor. Netice itibariyle; anlatmak istediği önemli bir derdi olan bu film, hakkında daha da çok konuşmamız gereken bir yaraya parmak basmasıyla beni etkiledi. Yönetmenin yarattığı klostrofobik ve bunaltıcı his gerçekten izleyeni etkiliyor. Nihayetinde bir sürpriz de izleyenleri bekliyor.
Sevgili okuyucular, If I Had Legs I’d Kick You 13 Şubat’ta Türkiye’de vizyona giriyor. Anne baba olmadan önce son bir kez göz atmak istersiniz belki. Afiyette kalınız.