28 Years Later: The Bone Temple: Hastalığı da Tedavisi de Biziz
Danny Boyle ve Alex Garland ikilisinden çıkan bir film, zombi sinemasına yepyeni ve gerçekçi bir soluk getirmişti. 2002 yılında çıkan 28 Days Later, sadece bir zombi filmi olarak izlettirmedi kendini. Aynı zamanda bize birlikte hayatta kalmanın ve bu acımasız dünyada hayatta kalan üstlere bile güvenilemeyeceğini anlatmıştı.
Geçtiğimiz yıl, 28 Years Later ile bu ikili 23 yıl sonra bu seriye geri dönmüştü. Üstelik bu geri dönüş, ilkinden bile daha çarpıcı ve insani duyguları yüksek bir filmdi. Sadece insanoğlunun hayatta kalma mücadelesini değil, aynı zamanda sevdiklerimiz için dünyaya sahip çıkmayı ve gerekirse bu dünyada sevdiklerimizden fedâ etmeyi vurgulamıştı.
Şimdiyse 28 Years Later’ın ikinci filmi The Bone Temple, Spike’ın öfke virüsüyle kasıp kavuran adadan ayrılmasından sonra, enfekte olmuş zombileri kolayca alt edebilen bir tarikat örgütünün altında hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Başrollerinde Ralph Fiennes, Jack O’Connell ve bir önceki filmde de seyrettiğimiz Alfie Williams’ın yer aldığı bu film, bu cuma itibarıyla TME Films tarafından vizyona giriyor.
İlk Filmin Kaldığı Yerden
28 Years Later: The Bone Temple’ı seyretmek için öncelikle 28 Years Later’ı seyretmeniz gerekiyor. Çünkü hikâye, 28 Years Later’ın bittiği yerde başlıyor. Yani filmi incelerken ister istemez önceki filmiyle bir kıyaslama yapmam gerekiyor. Öfke virüsüyle kasıp kavuran adadan ayrılan Spike, enfekte olmuş kişileri kolayca alt edebilen bir tarikat örgütü ve bu tarikatın lideri Jimmy Crystal ile karşılaşır. Fakat Spike, tarikattaki çocukların zombilerden bir farkı kalmayacak kadar acımasız ve sert olduklarını fark eder. Dolayısıyla bu acımasız ve sert örgütten sağ çıkması gerekmektedir.
Diğer yandan Dr. Kelson, Samson adını verdiği acımasız, öfkeden gözü dönmüş yaratığa tedavi uygulamaya ve ona yeniden insan olmayı öğretmeye çalışır. Araştırmalar sonucunda bir tedavi bulmaya çalışan Dr. Kelson’ın, tedavinin bu hastalığın düzelebileceğine dair bir inancı vardır.

28 Years Later: The Bone Temple
Hastalığı Getiren de İnsanlık, Tedavi Eden de İnsanlık
Not: Bundan sonrası spoiler içermektedir.
İlk film, bize bu dünyada yaşamanın yanında ölümü de hatırlamamız gerektiğini ve bazı şeyler uğruna hayatta kalmamız gerektiğini anlatıyordu. Teknik açıdan Dogma 95 tarzında ilerliyor, oldukça hızlı, ritmik ve sert bir korku filmi ortaya koyuyordu. Danny Boyle’ın o sert ve dinamik anlatımı, yer yer kendini güçlü biçimde hissettiriyordu.
Fakat bu ikinci film 28 Years Later: The Bone Temple, olaya biraz sert ama daha insancıl bir dille yaklaşmış. Filmin aslında bize söylediği şu: Hastalığı getiren de bir insan, tedavi eden de bir insan. Çünkü 28 Days Later’da maymunlara yapılan öfke virüsünün insanlara nasıl sirayet ettiğini anlatmıştı. Bir önceki film 28 Years Later’da ise bunun yavaşça insanlığa ve tüm ada halkına yayıldığını görmüştük. Bu filmde de açıkça görüyoruz ki insanlığın birbirini hasta etmenin yanında, iyileştirme ve uysallaştırma şansı da var. Bu meseleye oldukça insancıl ve sıcak bir yerden yaklaşıyor.
Açıkçası ABD’li yönetmen Nia DaCosta’nın çektiği (kadın yönetmen olduğu için değil, Amerikalı olduğu için) bir film olduğu için beklentim düşüktü. Ancak izledikçe Danny Boyle’ın çektiğinden daha güzel ve daha iyi bir film ortaya çıktığını gördüm ve filmi çok sevdim. Bunun dışında tarikat liderlerindeki Teletubbies göndermesini de oldukça anlamlı buldum. Filmin ilerleyen bölümlerinde tarikat liderinin üyelerine Teletubbies’teki karakterlerin taklitlerini yaptırması, filmin beyin yıkama ve travma üzerine de düşündüğünü açıkça gösteriyor.
Teknikte ve Oyunculukta Büyük Farklar
Önceki filmin tekniğinin Dogma 95 akımına oldukça yakın olduğunu söylemiştim. Önceki filmde iPhone kameralarıyla çekimler yapıldığından bahsetmiştim. Yakın plan ve POV açılarıyla oldukça sert ve gerilimli bir yapıya sahipti.
Bu filmde ise daha oturaklı, daha sakin, biraz daha güvende hissettiren ama hâlâ o sertliği koruyan çekimler mevcut. Yakın plan açıları ve kemik tapınağının alttan çekimleriyle filmdeki ağıt duygusunu ve canavarlaşmayı net bir şekilde irdelemiş.
Ralph Fiennes ve Jack O’Connell, zıt karakterleri oldukça iyi canlandırmış. Ralph Fiennes, temiz kalbi ve iyileştirici ruhu çok iyi temsil ederken, Jack O’Connell bu filmin en acımasız, en şeytani ruha sahip adamının portresini çiziyor. Bu iki karakter hem zıt hem de bir o kadar uyumlu.
Filmin müzikleri de sahnelerle oldukça uyumlu ve boşlukta kalmıyor. Duran Duran’ın yanı sıra özellikle Iron Maiden’ın The Number of the Beast parçası, bence filmin hikâyesini özetler nitelikte.

28 Years Later: The Bone Temple
Yüzyıllardır Süregelen Acımasızlıklar
28 Years Later: The Bone Temple, bizi bir korku filminin ötesinde, bir varoluş sorgusuna ve biz insanların yüzyıllardır sürdürdüğü kepazeliklere, acımasızlıklara dair bir uyarıya davet ediyor. Filmde gördüğümüz onca olayın, yayılan virüslerin ve yaratılan korkuların tamamen insan eseri olduğunu adeta kafamıza çivilercesine sokuyor ve bunu da başarıyor. Danny Boyle bunu önceki filmde ne kadar sert bir dille anlatmışsa, Nia DaCosta da burada sert ama daha insancıl bir dille anlatıyor.
Ben 28 Years Later The Bone Temple’ı bir korku yapımı olarak değil, daha çok gerilim–dram türünde seyrettim. Bu haftanın belki de en kayda değer ve serinin en iyi filmlerinden biri olarak kaçırılmaması gereken yapımlardan.
Puan: 4/5