Bars: Hüzünlü Bir Kayboluşun İzini Sürmek
Pars nedir? Kedigiller ailesinin 4 büyük kedi türünden biri olan Pars G. Doerfer ve M.A. Gaffarov’a göre, Farsça’da Leopar ve Panter anlamlarına geliyor.
Pars, özellikle de Anadolu Parsı, kültürel açıdan (özellikle de ülkemizde) çok ama çok önemli bir değere sahip bir türdür. Türkiye’de İkinci Dünya Savaşı yıllarına dayanan Anadolu Parsı en son 1974 yılında, Beypazarı’nda vurularak ölür. Bu durum, zaten Türkiye’de pek nadir görülen Anadolu Parslarının neslinin tükenmesine sebep olur.
Semih Kaplanoğlu’nun Bal, Süt ve Yumurta üçlemesinin senaristlerinden biri olan Orçun Köksal’ın ilk filmi Bars, kaybolanı aramayıp bulmaktan çok, bana göre kayboluşun izini sürümesi üzerine gidiyor. Filmin adını W.B. Kauf’un Barsam etimolojisini yaparak kelimeyi Bar ve Üs (Vaşak) kelimelerini birleştirerek izah etmesinden alıyor.
İki zoolog olan Emre (Görkem Kasal) ve Veysel (Münir Can Cindoruk), bir tez üzerine nesli tükenmiş bir tür olan Anadolu Parsının izini sürmek (ve aynı zamanda da bulmak) için Anadolu’da yolculuğa çıkarlar. Bu yolculuk hem ruhani bir tarafı, hem de fiziki bir yolculuğa sahiptir. Emre’nin amacı, yıllardır yok olduğu zannedilen Pars’ın fotoğraflarını çekerek ispat etmektir ve bunu başarmaktır. Veysel’in amacı ise kaybedip aradıkları bir tarafı olduğuna inandığı Pars’ı bularak, belki de kendi ruhunu ve gücünü bulmaktır. Fakat bu yolculuk ikisi için de iyi gitmez, çünkü ellerinde Parsa ait bir fotoğraf olmasına rağmen ispat edemezler. Daha da kötüsü izin için gittikleri Devlet Dairesi’nde Pars Tahnitlerini görürler.
Bu filmin hikaye anlatımı açısından tek taraflı bir anlatıma sahip olmadığını söyleyebilirim. Hikaye ilerledikçe, tekinsiz ve gizemi olan ormanlarda yok olanı (kaybolanı) ararken ruhsal açıdan kendilerini de kaybetmeye başladıklarını hissediyoruz ama aynı zamanda da devletin Pars neslinin yok olmasını her şartta örtbas etmeye çalıştığına şahit oluyoruz. Bu film belli başlı konularda tartışılabilir ve filmden sonra da kafanızı biraz kurcalayabilir.
Ama filmin teknik konusu, işte bu biraz ekşimsi bir tat veriyor. Özellikle de filmdeki diyaloglar konusunda çok ayrı bir eleştirim olacak, ama öncesinde görsellikten bahsetmek en mantıklısı:
Orçun Özkılıç’ın 2.20 ölçekte çektiği sinematografisiyle, Anadolu’nun keşfedilmemiş ormanlarına bambaşka bir bakış açısı yaratmış. Filmin görselliğinde çıkılan keşfin ardında bir tekinsizlik, sisli orman manzaralarının ardına saklanan gizem ve keşfettikçe görülecek gerçekler yatıyor. Bunu yaparken de hem solgun renkleri hem de capcanlı renk paletlerine sahip bir şekilde yapıyor. Filmin kurgusu için de aynısını söylemek mümkün. Özellikle filmin jeneriği, geçişler ve gece-gündüz döngüleri gibi unsurlar, bu filmin yarattığı hikayeye de bir giysi yakışmış. Bu sözlerimin aynısı sanat yönetmenliği için de geçerli. Natali Yeres’in imza attığı sanat yönetmenliği, gerek eşyaları, gerekse de dış mekandaki ağaçlarla hikaye dinamiğini, tekinsizliği, güvensizliği ve kayıp inançlarına çok iyi irdelemiş. Bu yüzden görsellik, bu filmin belki de en iyilerinden biri.
Biraz da ses ve müzik tarafından bahsedelim, ama bahsetmeden önce Türk Sineması’ndaki diyalog konusundan bahsetmem gerekir.
Film aslında diyaloglara çok yaslanmıyor. Yani filmin görüntülerine baktığımızda, nasıl bir manzarayla karşılaşacağımızı iyi biliyoruz. Ama filmin önemini belirten diyaloglara kısmen de olsa sahip ve bu filmdeki diyaloglar, ne yazık ki anlaşılmıyor. Evet, diyalogların özelindeki kayıt tekniği ne yazık ki, bu filmin eksisi oldu.
Şöyle bir örnek vereyim bu filmden: Emre ile Veysel’in Avcı Rüstem ile Leopar’ın geçmişi ve yaşamı hakkında sohbet ediyorlar. Fakat bu sohbet esnasında Rüstem’in Leopar hakkında söylediği son kelimeyi duyamadım. Bir diğer örnek de Emre’nin telefonda dergiyle görüştüğü sahnede de telefonda ne konuştuğuna dair pek anlaşılmadı. Yani bu örnekler üstünden şunu söylemek istiyorum. Bu filmdeki diyaloglar yani konuşmalar pek iyi bir şekilde kaydedilmemiş. Bundan dolayı da diyaloglarda geçen önemli detayları kısmen kaçırmış olabilirim. Bu konuda söyleyeceğim son söz, sadece bu film için değil, diğer Türk filmleri için de geçerli: Bir sahneyi çekerken konuşmaları kaydediliyorsa, bazı teknik detaylara özen gösterilmesi gerekir. Boom ile kaydedecekseniz mikrofonun rüzgarı almamasına özen göstermeniz gerekir. Ama eğer ki yaka mikrofonu kullanacaksanız, yaka mikrofonunun doğru takılmış olması gerekir ses çıkmaması için. Yani dolayısıyla bu filmin olsun, diğer filmlerin de olsun iyi bir diyaloğa sahip olsa bile, iyi kaydedilmediği sürece işe yaramayabilir ve kaçabilir de.
Diyalog hakkında uzunca bir süre konuştuktan sonra diğer seslere geri dönersek, bir kere doğanın sesleri iyi bir şekilde bir fotoğraf yakalanır gibi kaydedilmiş. Ahmet Burak Gürbüz tarafından kaydedilen doğa sesleri, filme bir giysi gibi yakışmış. Ama ses konusu, dediğim bazı diyaloglardan dolayı biraz ekşi bir tat bıraktı.
Muhlis Berberoğlu’nun maceracı, gizemli ama umut dolu müzikleri için aynısını söyleyemeyeceğim. Çünkü bu filmin müzikleri de, filmin görselliği kadar sağlam bir güzelliğe sahip olmuş.
Oyunculuklardan bahsettikten sonra yazının kapanışına geçiyorum. Bu filmde en çok beğendiğim iki oyuncudan bahsetmem gerekirse, filmde fotoğrafçı Emre’yi oynayan Görkem Kasal ve avcıyı oynayan Muttalip Müjdeci. Münir Can Cindoruk’tan da bahsedeceğim, o konuda bir şüphemiz olmasın. Muttalip Müjdeci, az sürede görünmesine rağmen filmin en iyi (akılda kalıcı bir performansa sahip) oyuncusu oldu. Filmde hisleri ve sezgileri kuvvetli bir avcının portresini şahane bir şekilde çizmiş. Ama sadece bununla sınırlı değil, aynı zamanda da filmin başrolünü paylaşan iki oyuncudan da bahsetmek istiyorum. Görkem Kasal, kendine inanmayı, işine sadık ama yeri geldiğinde aksileşen birine güzel hayat vermiş. Münir Can Cindoruk da biraz sessiz, ama bir o kadar da inançlı birini kesinlikle iyi oynamış.
Bundan sonrasında noktayı koyuyorum. Özetle Bars, çok da bahsettiğim üzere aslında doğanın merkezinde kaybolanı bulmak değil, kaybolanı anlamak üzerine, dolayısıyla da kaybolanı anlarken iz sürmeyi, iz sürerken de kendilerini kaybetmeyi ve kendiyle hesaplaşmayı anlatmış. İyisiyle kötüsüyle film genel olarak iyi bir film, ki filmin zaten İstanbul Film Festivali’nde Seyfi Teoman En İyi İlk Film ödülünü alması rastlantı değil. Doğanın mesken ettiği, iyi ama biraz da farklı bir Türk filmi arıyorsanız, bu film sizin için ideal bir film.
Bars: Hüzünlü Bir Kayboluşun İzini Sürmek