The Beauty Ön İnceleme: Kan, Ter ve Patlayan Modeller
Evet, The Beauty sonunda geldi. Jeremy Haun ve Jason A. Hurley’in aynı adlı çizgi romanından uyarlanan; Ryan Murphy ve Matthew Hodgson’ın birlikte yarattığı bu dizi, güzellik ve wellness takıntısının en uç, en rahatsız edici ihtimallerinden doğmuş gibi. Abartılı, kirli, camp ve bilinçli biçimde huzursuz edici… Yani gerçek bir Ryan Murphy deneyimi. 🙂
Dizi, Paris’teki bir moda defilesinde Bella Hadid’in susuzluk nedeniyle kontrolden çıktığı sahnelerle açılıyor. Bu defile, “dizi için yaratılmış” bir sahne değil; Balenciaga’nın İlkbahar/Yaz 2023 defilesi. Peki, neden bu gösteri? Bunun cevabını öğrenebilmek için hikâyesine biraz girmek gerek.
Balenciaga’nın Spring/Summer 2023 Defilesi
Defilenin kreatif fikri, markanın o dönemki kreatif direktörü Demna’ya ait. Demna; insan bedenini, sert doğa koşullarının ve sistemsel baskının ortasında, kırılgan bir varlık olarak konumlandırmıştı. Kusursuz güzelliğin bilinçli olarak kirletildiği, bedenin kontrol altında olan değil, maruz kalınan bir şey olduğu gerçeğini yüzümüze vuran, modanın ikonik anlarından biriydi diyebiliriz. Yani bu dizide moda bir arka plan gibi değil; güzelliğin disiplin altına alındığı, bedensel sınırların zorlandığı ve nihayetinde şiddete dönüştüğü bir anlatı zemini olarak kullanılıyor.
The Beauty’de Neler Oluyor?
Bella Hadid’in canlandırdığı model, The Prodigy’nin Firestarter parçası eşliğinde defile sırasında kontrolden çıkıyor. Susuzluğunu gidermek için herkese saldırıyor ve sonunda da patlıyor. Tam anlamıyla BUM!
Bu olay, FBI ajanları Cooper Madsen (Evan Peters) ve Jordan Bennett’ın (Rebecca Hall) radarına giriyor. Son iki yıl içinde “mucizevi” biçimde güzelleşmiş birçok modelin, benzer şekilde öldüğü ortaya çıkıyor.

The Beauty Ön İnceleme: Kan, Ter ve Patlayan Modeller
Bu arada şunu da söylemeden devam edemeyeceğim: Evan Peters ve Rebecca Hall, hayal ettiğimden çok daha seksi bir ikili olmuş. Özellikle Evan Peters’ı Fransızca konuşurken görmek… Evet, buna gönül rahatlığıyla “a dream come true” diyebiliriz.
Soruşturma derinleştikçe dizinin çekirdeği de netleşiyor tabii. Hikâyemizde insan DNA’larını “en mükemmel versiyonuna” dönüştüren bir serum var. Kısa sürede bu serum, cinsel yolla bulaşan bir virüse evriliyor. Başta gençlik, arzu ve güç vaat eden bu dönüşüm, yaklaşık iki yıl sonra bedenin içeriden yanarak patlamasıyla sonuçlanıyor.
Buraya kadar bakınca The Beauty’yi, yakın dönemin iddialı işlerinden The Substance ile Pluribus’un genetik bir melezine benzettim. The Substance’ta “kendinin en iyi versiyonuna” ulaşmak için kullanılan serum, burada Pluribus’taki gibi bir virüse evriliyor. Pluribus’ta bu virüs insanı kolektif bilincin parçası haline getirirken, The Beauty’de bireyselliği ortadan kaldıran şey kusursuzluk fikrinin ta kendisi.
Dizi tabii ki yalnızca bu iki yapımla benzerlikler taşımıyor. The Fly’daki bedensel dönüşüm, Alien’daki istilacı organizma ve The Ugly Stepsister gibi son dönemin body horror dalgasında öne çıkan pek çok işte olduğu gibi, mesele dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyor: “En iyi versiyonuna ulaşma” ve “kendinin en iyi hali olma.” Peki, bu fikir neden bu kadar korkutucu oldu?

The Beauty Ön İnceleme: Kan, Ter ve Patlayan Modeller
Kimler Var Kimler
Hikâyemiz derinleştiğine ve kafamızın içinde sorular oluşmaya başladığına göre, biraz da dizideki karakterleri yakından tanıyalım. Kimler var kimler?
Evan Peters’ın canlandırdığı Cooper Madsen, Murphy evrenine özgü “yorgun ama çekici” dedektif figürünün devamı. Jordan Bennett (Rebecca Hall) ise hikâyenin en ciddi, en az karikatürize edilmiş karakteri. Jeremy Pope’un canlandırdığı Jeremy, yalnız ve bedeniyle barışık olmayan biri; güzellik arzusunun ne kadar sıradan ve sığ bir motivasyon haline geldiğini harika temsil eden bir karakter kesinlikle.
Karşı cephede Ashton Kutcher’ın canlandırdığı, namıdiğer “The Corporation” Byron Forst ve Isabella Rossellini’nin canlandırdığı Franny var. Kapitalist aklın soğuk yüzü, kasıtlı olarak sadist ve mesafeli diyaloglarla iki seksi kötü karakter olarak karşımızdalar. Ashton Kutcher’ın kötü karakter olarak bu kadar iyi olabileceğini düşünmezdim. Ba-yıl-dım. Anthony Ramos’un vinil kıyafetler ve abartılı jestlerle hayat verdiği Assassin karakteri de dizinin çizgi romanına göz kırparak camp tarafını iyice güçlendirmiş.
Kimdir Bu Ryan Murphy?
Bu karakterleri —ve starları— bir araya getiren Ryan Murphy ile ilgili de bilgi vermek boynumun borcudur. Kimdir bu Ryan Murphy?
Ryan Murphy, kariyeri boyunca türler arasında rahatça dolaşan bir anlatıcı aslında. Nip/Tuck’ta estetik cerrahi üzerinden melodram ve karakter draması kurdu; Glee ile müzikal ve gençlik dizisini ana akıma taşıdı; American Crime Story ve Monster’da gerçek suç anlatılarına yöneldi; Pose’da tarihsel ve politik bir queer drama yarattı. Eat Pray Love ve The Normal Heart gibi filmlerde ise daha duygusal, klasik sayılabilecek anlatılar denedi. İşleri arasında değişmeyen tek şey; kimlik, beden, güç ve toplumsal normlarla kurduğu ısrarlı hesaplaşma. Yani aslında bedeni hep kimlik, iktidar ve şiddetin kesiştiği bir yüzey olarak kullandı.
Murphy ile benim kişisel meselem, American Horror Story’nin Freak Show sezonuyla başladı. Orada çirkinlik, ötekilik ve farklılık saklanmıyor; utançla birlikte ışıkların altında parlayan kırılgan bir güç olarak sahneleniyordu. Freak Show’da güzellik, gerçekliğin üstünü örten bir yalan. Ve asıl güzel olan, bakmak istemediğin yere bakmak.

The Beauty Ön İnceleme: Kan, Ter ve Patlayan Modeller
Backstage
Dizinin bu kadar “vurucu” olmasının önemli nedenlerinden biri de görüntü yönetimi. Stanley Fernandez ve Jason McCormick… Bu iki isim de Murphy’nin daha önce Monster ve AHS’de birlikte çalıştığı görüntü yönetmenleri. Yani Ryan Murphy evrenlerine hâkim iki önemli isim diyebiliriz. Işığı ya tehditkâr ya da ifşa edici şekilde kullanmışlar. Bu da dizinin gerilimini yükseklere taşımış. Beden ya karanlıkta saklanıyor ya da aşırı aydınlatılarak neredeyse bir deney nesnesine dönüşüyor. Vahşet sahneleri de tadından yenmeyecek kadar gerçekçi ve rahatsız edici.
Veee Sonuç…
Tüm aşırılıklarıyla birlikte The Beauty, Ryan Murphy’nin son yıllardaki en akılda kalıcı işlerinden biri. Derli toplu cevaplar vermekten çok fikirler saçan, bazen provoke eden, seyirciyi bilinçli olarak rahatsız eden bir dizi. Güzellik standartları, wellness kültürü ve modern erkeklik üzerine söyledikleri kadar, söyleyemedikleriyle de akıllarda yer edeceğine eminim.
Belki de diziyi ilginç kılan tam olarak bu: Net bir tez sunmuyor ama bizi güzellik fikrinin ne kadar zehirli bir hale geldiğini düşünmeye zorluyor. Ve bunu yaparken Murphy evreninin tüm gösterişini, iğrençliğini ve camp estetiğini sonuna kadar kullanıyor. 😌