The Ugly Stepsister: Külkedisi’ne Farklı Bir Bakış Açısı
Sundance Film Festivali’nde dikkatimi çeken The Ugly Stepsister‘ı, 28. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali kapsamında izleme fırsatı buldum ve beklentilerimi fazlasıyla karşıladı. Yönetmen Emilie Blichfeldt ilk uzun metrajlı filminde sınır tanımayan etkileyici derecede iğrençlikle, ‘Külkedisi’ masalını yerle bir ediyor ve vücut korku meraklılarına hikâyesini anlatmak için 19. yüzyılın şiddet dolu ortamına götürüyor. Rönesans’ta geçen masalsı bir romantizm yerine Blichfeldt, kadınların güzellik peşinde koşarken katlandıkları orta çağ işkenceleriyle grafiksel bir şekilde izleyiciye aktarmak istemiş.
Başrollerini Lea Myren, Ane Dahl Torp, Thea Sofie Loch Næss ve Flo Fagerli’nin paylaştığı film, ‘Külkedisi’ masalının karanlık bir anlatımı olan Grimm Kardeşler versiyonundan yararlanırken, üvey kardeşlerden birisi olan Elvira’nın, Külkedisi’ne karşı verdiği dehşet dolu güzellik mücadelesini anlatıyor. Peri masallarının korkutucu tarafı her zaman alt metninde gizlidir ancak The Ugly Stepsister‘da bu metin kanlı sınırları aşacak. Hadi gösteri başlasın!

Film, Elvira (Lea Myren) ve Alma (Flo Fagerli) adında iki kızı olan Rebekka’nın (Ane Dahl Torp), zengin bir adamla evlenmek üzere Swedlandia Krallığı’na taşınmasıyla başlar. Zengin adam Otto’nun kızı Agnes (Thea Sofie Loch Næss) ise bu senaryoda Külkedisi’dir. Aile birlikte geçirdikleri ilk gecede Otto’nun ani ölümüyle şaşkına döner. Daha sonra ise her iki aile de şok edici bir şey keşfeder: Her biri servetlerini kurtarmak için diğeriyle evlenmiştir fakat hiçbirinin gerçekte parası yoktur.
Rebekka dış görünüşü güzel olmayan Elvira’nın iyi bir evlilik yapacağına karar verirken, Prens Julian’da (Isac Calmroth) krallığın bakireleri arasından karısını seçeceği bir balo düzenlemektedir. Bunun üzerine Rebekka işe koyulur. Elvira’nın onu cezbetmek için baştan yaratılması gerekiyordur. Böylelikle Elvira’nın dehşeti de başlamış olur. Bu güzelleşme, çok sayıda acı verici prosedür gerektirir. Burnu kırılarak yeniden yapılır. Diş telleri koparılır. Göz kapaklarına sahte kirpikler dikilir. Kilosunu düşük tutmak için bir tenya yumurtası yutar.
Evet bu kez çirkin üvey kız kardeş aksiyonun merkezinde yer alırken, Külkedisi figürü onun başlıca rakibidir. Bütün bunlara parasını harcayan Rebekka, Otto’yu gömmeyi bile reddederek karanlık bir arka odada yavaş yavaş çürümesini tercih edecektir. Bu gelişmelerin şansını artıracağına inanan Elvira, Prens’in onu evlilik mutluluğunda yukarı taşıdığı hayallere dalarak umutlu bir şekilde ilerliyordur. Her prosedür bir öncekinden daha zorlu olsa da ne zaman saçları dökülmeye başlayıp, midesinden endişe verici sesler gelmeye başladığında neler olabileceğini tahmin edebiliyorsunuz.

Filmde, dış güzelliğe olan saplantı toplum çapında bir çılgınlık haline geldiği için, tek değerleri güzellikleri ve saflıkları olan kadınlar, erkeklerin seçip alabileceği ürünler gibi sergileniyorlar. Elvira’da, kraliyet ailesinin beklentilerini karşılamak için bedenini ve ruhunu, acılı güzellik standartlarına adamak zorunda olduğu için annesi Rebekka’nın her şeyine boyun eğmek zorunda kalıyor. ”Güzellik acıdır” sözü burada tam anlamıyla hem içgüdüsel hem de fiziksel bir işkenceye dönüşüyor.
Elvira, kahramandan kötüye dönüşen bir karakterden çok etrafındaki düşmanlığı benimsemiş ve bunlar tarafından canlı canlı yenen bir trajik bir figür olarak sunulmuş. Elvira’nın vücut imajı, annesi yüzünden kendinden nefret etme duygusuyla doludur bu yüzden bazı çekimlerde Elvira’nın karnı, kalçası veya burnuna yani kusur olarak gördüğü şeylere özellikle odaklanılmış. Bütün bunların sonucunda Elvira’nın giderek daha da vahşileştiği sürece yol açması kaçınılmaz oluyor. Küçük kardeşi Alma ise bu yapay güzelliğe olan kült inançtan kurtulmuş, en azından mantıklı düşünebilen tek karakterdi sanırsam.
Ara sıra The Substance esintileri gözümüze çarpsa da güzellik standartlarına yönelik eleştirisi, genel olarak geniş bir toplumsal bakış açısına öfkeli olduğu için kendini beğenmemekle ilgili değil. Film Elvira’nın fantezilerini rüya sekanslarıyla gösterirken, kahramanın çaresizliğine katkıda bulunuyor. Onun için mutlu bir gelecek imkansız görünüyor, gerçek soğuk ve kasvetli bir alacakaranlıktan ibaret. Ağzı diş telleriyle dolu, sivilceli, dolgun vücutlu Elvira, babasının ölümünden sonra üvey ailesine karşı kinci bir hale gelen sarışın, mavi gözlü Agnes’a karşı ne yaparsa yapsın rakip olamıyor. Agnes demişken, Külkedisi’nin elbisesi Disney animasyon filmindeki gibi peri annesi tarafından özel olarak yapılmıyor. Bunun yerine, babasının çürüyen cesedinden çıkan ipek böcekleri tarafından sihirli bir şekilde işlenirken görüyoruz. Güzel bir dokunuş olmuş bence.

Blichfeldt, görüntü yönetmeni Marcel Zyskind ile birlikte, harika sahnelenmiş şölenler, devasa kaleler ve özel bir görünüm ve his yaratmak için kullanılan renk estetiği ile dönemin atmosferini başarılı bir şekilde yaratmış. Kostüm tasarımcısı Manon Rasmussen birinci sınıf kalite yoğun süslenmiş modayı tercih ediyor. Birbirinden çeşitli renkli elbiseler ve dekorlar uyum halinde harika bir ambiyans yaratmış. Kapalı mekanlarda dans eden kızlar, orta çağ duvar tablosu gibi görünüyorlar. Renk ve karanlığın doygunluğu, filmin etkileyici set tasarımına derinlik ve hayat katıyor. Her şeyi pratik bir şekilde yapan bir egzotik mekanlar için dijital bir ses yok, döneme uygun olmayan kostümler yok bu yüzden dokunsal bir gerçekçiliğe sahip olmuş diyebilirim. Elbette bütün bu güzelliğin yanında grotesk ve korkunç olan bir film var karşımızda.
Güzelliğin bedeli nedir? Blichfeldt, her şeyi sınırlarına kadar zorlayarak zaman zaman şiddet ve kanın tadını çıkarıyor. The Ugly Stepsister‘ın teknik yıldızları şüphesiz ses tasarımı ve pratik efekt kullanımı. Çekiçle burun kırmadan, iğneyle sahte kirpik dikilişine, Elvira’nın ayağını kesmesinden, midesinden çıkan tenya sahnesine kadar her şey yakın çekimlerle filme alınmış. Makyaj, ses ve görsel efekt ekipleri, Elvira’nın acı çektiğini gerçekten hissetmemiz için kusursuz bir iş ortaya koymuşlar. Orijinal Grimm Kardeşler masalının şekline bağlı kalmaya çalışan film, tazeleyici bir canlılık olarak bol miktarda vücut-korku sahneleri sayesinde hikâyeyi güçlendiriyor. Ayrıca şaşırtıcı miktarda seks sahnesi, cinsel organlar ve çıplaklıktan bahsetmiyorum bile.

Elvira, hikâyenin başkahramanı olsa da, film etrafındaki diğer kadın karakterlere de mercek tutmaya çalışıyor. Agnes, masaldaki Külkedisi kadar mükemmel değil. Külkedisi’ne dönüşmeden önce şımarık ve kendini beğenmiş birisi olarak gösteriliyor. Yine de nihayetinde bu hikâyenin nasıl bittiğini hepimiz biliyoruz. Külkedisi mutlu sonuna kavuşuyor. Elvira’nın ise asla elde edemeyeceğini bildiğimiz bir sonu kovalamak için kelimenin tam anlamıyla bedenini korkunç bir şekilde çarpıtıp sakatladığını görmek yıkıcı. Lea Myren’in, Elvira rolündeki performansı karakterini inanılmaz derecede ilişkilendirilebilir kılıyor.
Tüm bu övgülere rağmen, film bazen çok fazla şey yapmaya çalışıyormuş gibi hissettiriyor. Agnes ve Alma potansiyeli olan karakterler olarak tanıtılsa da, çoğunlukla sadece oradalar fakat büyük resimde görmezden gelinebiliyorlar. Doğrusunu söylemek gerekirse, ekstra cinsellik sahnelerinden bazılarını kesip bunun yerine biraz Agnes ve Alma’ya odaklanılsa daha iyi olabilirmiş. Bazı olaylar, yardımcı karakterler söz konusu olduğunda eksik gözüküyor.
Son zamanlarda Winnie the Pooh, Peter Pan, Popeye ve Bambi gibi sevilen çocukluk kahramanlarının fikri mülkiyet haklarının son kullanma tarihi bitmesi yüzünden berbat bir şekilde sinemaya aktarılmalarına rağmen, The Ugly Stepsister‘ın bunların arasından ustalıkla sıyrılmasını görmek güzel. Emilie Blichfeldt ilk uzun metraj filmi olmasına rağmen oldukça iyi bir çıkarmış bu da dikkate değer bir başarı gerçekten. Yönetmen, tanıdık peri masalına modern bir dokunuş katarak, korku dolu bir toplumsal hicve dönüştürmüş. Korkunç ama bir o kadar da zarif.