Anasayfa İncelemelerDizi İncelemeleriPluribus 1. Sezon: Zorunlu Kolektif Mutluluk Distopyası

Pluribus 1. Sezon: Zorunlu Kolektif Mutluluk Distopyası

Yazar: Tuğçe Ulutuğ
Pluribus 1. Sezon: Zorunlu Kolektif Mutluluk Distopyası

2025’te başımıza gelen en güzel şeylerden biri ne diye sorsanız, hiç düşünmeden Pluribus derim. Çünkü “arka planda dönsün, ben telefona bakayım” dizilerinin konforuna iyice yerleşmişken, Pluribus izleyiciden dikkat, sabır ve zihinsel emek talep eden nadir işlerden biri olarak çıktı karşımıza. Görsel dünyasıyla, temposuyla, karakterleriyle ve en önemlisi kurduğu fikir evreniyle hem fantastik bir bilimkurgu hissi yaratıyor hem de rahatsız edici derecede tanıdık geliyor. Teşekkürler Vince Gilligan.

Hikâyeye dalmadan önce dizinin adından başlayalım. Pluribus, ABD’nin meşhur mottosu “E pluribus unum”dan geliyor: “Çokluktan birliğe.” Yani bireylerin bir araya gelerek tek bir bütün oluşturması fikri. Dizinin başlangıç noktası da en az ismin geldiği yer kadar güçlü. Uzaydan gelen, dünya dışı bir sinyal, insan bilincini bir yapıştırıcı gibi birbirine bağlıyor. Bu bir virüs gibi. Empati artıyor, çatışma bitiyor, bireysel kararlar yerini kolektif sezgiye bırakıyor. İnsanlık tek bir zihin, tek bir bilinç hâline geliyor. “Çokluktan birliğe.”

Pluribus 1. Sezon: Zorunlu Kolektif Mutluluk Distopyası

Pluribus 1. Sezon: Zorunlu Kolektif Mutluluk Distopyası

Ve sonra Carol’la tanışıyoruz. Carol, romantasy yazarı. Dünyaca ünlü, milyonlar satan ama kendi yazdıklarından nefret eden biri. Hayatında her şey “başarılı” görünürken, içeride sürekli bir boşluk ve yabancılık hissi taşıyor. Kendini hep ayrı, hep yalnız hisseden bir karakter. Ve ironik biçimde, tüm dünyanın bu kolektif bilince dâhil olduğu anda Carol dışarıda kalıyor. Çünkü yayılan bu virüse bağışıklığı var. İnsanların bireyselliğini kaybettiğini gördüğünde ise kendini bir anda “insanlığı kurtarma” görevine atıyor. Bu da onda, hayatı boyunca taşıdığı o dışarıda kalmışlık duygusunun, ilk kez bir avantaja dönüşebileceği hissini yaratıyor.

Burada dizi kritik bir bilgi veriyor: Carol dünyada tek değil. Onun gibi bağışıklığı olan 12 insan var. Ama bu fikir, klasik bir “dünyayı kurtarma ekibi”ne çevrilmiyor, bu insanlar kahramanlaştırılmıyor. Aksine, ilk karşılaşmada gördüğümüz şey son derece banal, hatta biraz hayal kırıcı. Bir araya gelmiş, ne yapacağını tam olarak bilmeyen, birbirine güvenmeyen, kendi küçük dertlerine saplanıp kalmış insanlar. Carol’ın sert çıkışları, onları “insanlığı kurtarmaya” çağıran konuşmaları, bu insanlar arasında tam karşılık bulamıyor maalesef. Bu on iki kişi de en az geri kalan dünya kadar dağınık, korkmuş ve kararsız. Dizinin güzelliği de burada; “öteki” olmak, seni otomatik olarak doğru tarafa yerleştirmiyor.

Carol’ın kolektif bilince verdiği ilk tepkiler dizinin en sert yerleri. Çünkü çok hızlı öğreniyoruz ki Carol’ın duyguları ve özellikle öfkesi, huzursuzluğu, kırgınlığı bu kolektif yapı için fiziksel bir tehdit. Bu insanlar Carol’ın “kötü vibe”ına dayanamıyor. O sinirlendiğinde, patladığında, milyonlarca insan ölüyor. Bu inanılmaz acımasız bir fikir. Dizi burada insan olmanın en temel parçalarından birini, yani olumsuz duyguyu doğrudan biyolojik bir silaha çevirmiş. Öfke, sadece ayıp değil, toplu katliam sebebi. Dizinin her detayı zekice…

Pluribus 1. Sezon: Zorunlu Kolektif Mutluluk Distopyası

Pluribus 1. Sezon: Zorunlu Kolektif Mutluluk Distopyası

Devam ediyoruz:

Bir noktada “Ötekiler” dediğimiz kolektif bilinç netleşmeye başlıyor. Kötü değiller. Kötülükle uğraşmıyorlar. Aksine son derece nazikler, sakinler, yardımcılar. Her şey verimli, planlı ve sürdürülebilir. Tek sorun, bireysellik “hata” olarak görülüyor. İstediği için alışveriş yapmak, yalnız kalmak istemek, gece ışığı açık bırakmak gibi şeyler irrasyonel kabul ediliyor. Pluribus bize bildiğimiz tüm doğruları unutturmaya gelmiş gibi değil mi? Her detayıyla farklı sorular, farklı kapılar açıyor. Tekrar teşekkürler Gilligan 🙂

Carol’la iletişim kurmak için gelen korsanımız Zosia’dan bahsedelim biraz. Zosia, Carol’ın kafasındaki “ideal sevgili”ye birebir benzeyen bir refakatçi. Ama Zosia tahmin edebileceğiniz gibi özgür bir birey değil. O da tabii ki kolektif bilincin parçası. Amacı, Carol’ı da aralarına almak. O yüzden Zosia için şunu diyebiliriz: Kolektif bilincin Carol’ın zaaflarına göre şekillendirdiği bir yaklaşım stratejisi. Carol da tabii ki bunun farkında. Ama yalnızlığın verdiği korkuyla, bu bağın özel olduğuna inanmak istiyor. Bence dizinin en acı taraflarından biri bu: İnsan bazen kandırıldığını bile bile sevilmek isteyebilir…

Pluribus 1. Sezon: Zorunlu Kolektif Mutluluk Distopyası

Pluribus 1. Sezon: Zorunlu Kolektif Mutluluk Distopyası

Üçüncü ve dördüncü bölümlerde tempo özellikle düşürülüyor. Bu yavaşlık, bilinçli bir dünya kurma tercihi. “Ötekiler”in mantığını daha iyi anlamamız için aslında. Ve bu bölümlerde yeni şeyler öğreniyoruz. Mesela yalan bu kolektif bilinçte yok. Herkes dürüst. İlk bakışta rahatlatıcı geliyor ama sonra fark ediyorsun ki yalanın yokluğu kimseyi özgürleştirmiyor. Çünkü burada dürüstlük bir erdem değil; bir mekanizma, bir zorunluluk.

Beşinci ve altıncı bölümlerde gelen büyük kırılma ise HDP: Human-derived protein. Yani ötekilerin ölüleri işleyip besin zincirine sokması. Dizi burada “canavarlar insan yiyor” noktasına gitmiyor. Tam tersine, son derece mantıklı gerekçeler sunuyor: “Zaten günde yüz bin kişi doğal sebeplerle ölüyor.”, “Ziyan olmasın.”, “Sürdürülebilir.”

Pluribus’un korkusu burada bizi çok güncel bir yerden vuruyor: Bazı vahşetler, verimlilik diliyle anlatılınca normalleştiriliyor. Yamyamlık gibi, belki de insanlığın en büyük vahşetlerinden birini, böyle sakin bir mantığa ve etiğe oturtmuş olmaları çok etkileyici. Kötü niyetli olduğuna emin olduğunuz şeyler, bu dizide dünyayı kurtarmak için yapılan bir hamle olabiliyor.

Pluribus 1. Sezon: Zorunlu Kolektif Mutluluk Distopyası

Pluribus 1. Sezon: Zorunlu Kolektif Mutluluk Distopyası

Bağışıklığı olanlardan Manousos’un hikâyeye tam olarak girmesiyle sezonun tonu değişiyor. Çünkü Manousos, Carol’ın aynası gibi ama daha “sert” bir versiyonu. O da yalnız, o da inatçı, o da kolektiften nefret ediyor. Ama onda Carol’dan farklı bir şey var: “Gerekirse hepsini yakarım” çizgisine daha hızlı geliyor. Yolculuğu, İngilizce öğrenmesi, kolektifin yardımını reddetmesi… Bu adam, birey olmanın son kalesi gibi 🙂 Ve dizi bize şunu da gösteriyor: Birey olmak romantik değil; yorucu, tehlikeli ve çoğu zaman imkânsıza yakın…

Sekizinci bölümde Kepler-22b anteniyle büyük resim netleşiyor. Bu, sadece dünyayı “düzeltme” projesi değil, bir yayılma planı. Kolektif bilinç kendini virüs gibi görüyor ve bir sonraki adım, sinyali daha uzağa göndermek. Bunu yaparken de tek amaçları herkesi bireyselliğin köleliğinden ve mutsuzluğundan kurtarmak.

Ve final… Carol tam Zosia’yla bir mutluluk balonu kurup ilk kez “iyi hissetmeyi” denerken öğreniyor ki aşk sandığı şey, onu sisteme entegre etmenin yolu. Bunu fark eder etmez evine dönüyor ve Manousos’la tekrar aynı noktaya geliyor. Ve bu sefer elinde atom bombasıyla…

Atom bombası sezonun en net sembolü: İnsanlık, kendi seçme hakkını ve bireyselliğini korumak için dünyanın sonunu göze alabilir. Dizi bunu kahramanca sunmuyor. Bize iğrenç bir ikilem bırakıyor: Dünya barış içinde ama birey yok. Birey var ama bedeli kitlesel yıkım olabilir.

Pluribus 1. Sezon: Zorunlu Kolektif Mutluluk Distopyası

Pluribus 1. Sezon: Zorunlu Kolektif Mutluluk Distopyası

Yazının sonlarına gelmeden Vince Gilligan için ayrı bir parantez açmak isterim. Pluribus, her karesinde güçlü bir “yaratıcı kontrol” hissi taşıyor ve bu da kesinlikle Vince Gilligan imzası. Breaking Bad ve Better Call Saul’dan aşina olduğumuz o sabırlı anlatı dili burada da kendini hissettiriyor: Uzun planlar, sessizlikle kurulan gerilim, küçük davranışların büyük ahlaki sonuçlar doğurması… Sezon boyunca farklı yönetmenlerle çalışılmış ve her biri bu evrenin dilini korumakta ve evreni geliştirmekte çok başarılı olmuş. Yönetmenlerin hepsi dünyayı kurtaran anlardan çok, o dünyada sıkışıp kalmış insanların ruh hâline odaklanmış. Bu da Pluribus’u “büyük bilimkurgu fikirleri” anlatan bir dizi olmaktan çıkarıp, son derece kişisel, hatta mahrem bir yere taşımış.

Pluribus, insanlığın sonunu nefretle değil, “fazla iyilik”le hayal eden bir mutluluk distopyası. Ve bence bu distopyanın en güçlü yanı, kime hak vereceğimizi söylememesi. Sinyalle gelen virüs dünyayı barışa kavuşturmuş olabilir ama ruhunu silmiş. Carol ve Manousos bireyi savunuyor ama bunu yaparken kitlesel yok oluş tehdidini de masaya koyuyor. Dizi, taraf seçmemize izin vermiyor, sadece rahatsız olup düşünmemizi istiyor. Ve bu mutluluk distopyasında neyse ki 2. sezon onaylı ve maceramız çok daha güçlü bir şekilde devam edecek gibi duruyor 🙂

Pluribus 1. Sezon: Zorunlu Kolektif Mutluluk Distopyası

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap

Bu internet sitesinde, kullanıcı deneyimini geliştirmek ve internet sitesinin verimli çalışmasını sağlamak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Bu internet sitesini kullanarak bu çerezlerin kullanılmasını kabul etmiş olursunuz. Kabul Et Daha Fazlası...