Kloroflorokarbon: Kimyasal Bir Masal, Tanıdık Bir Düzen
Sahnede izlediklerimizin “çok tanıdık” gelmeye başladığı zamanlarda komedi türü, parlak bir ironi ambalajına sarılmış bir trajedi hissi bırakır seyircide; absürt komedi ve kara mizah güçlerini birleştirdiğinde ise gülme refleksimiz sık sık rahatsız edici bir farkındalıkla tetiklenir.
İzlediğim bu oyun da tam olarak bunu yapıyor; insan merkezli kibri, ilerleme takıntısını ve “her şeyin bir çözümü var” inancını, kimyasal terimlerin ve reklam diliyle cilalanmış vaatlerin arkasına saklayarak sahneye taşıyor. Oyunda absürt olan yalnızca konuşan kimyasallar değil; onları bu noktaya getiren insan aklının kendisi.
Eylül Sahnesi’nde seyircisiyle buluşan Kloroflorokarbon, mantığı kaygan bir zemine oturtarak oluşan boşlukta seyirciyi hem kahkaha hem de huzursuzlukla baş başa bırakıyor. Ozan Güney Yaman’ın yazıp yönettiği tek perdelik oyunda kimyasallara, onların dostlarına ve dost bildiklerine Ezgi Bayrak, Faruk Kaan Atasoy, Esra Balaban, Şamil Bora, Tuğçe Solak ve Emrullah Cengiz hayat veriyor.

Kloroflorokarbon: Kimyasal Bir Masal, Tanıdık Bir Düzen
Tanıdık Bir Felaket
Öncelikle sahnedeki mizansen çok akıllıca kurgulanmış. İlk olarak Kloroflorokarbon karakteriyle tanışıyoruz. Kendisi çocuksu ve sevimli olduğu kadar kafası karışık bir kimyasal. Onun zarar verme potansiyeli ile masumiyeti arasında kurulan gerilimi ise Bayrak, olduğu gibi seyirciye yansıtmayı başarıyor.
Oyunun ana çatışması her ne kadar iki kimyasal arasında gerçekleşiyor gibi görünse de merkezde, görünmeyen ama belirleyici bir rol üstlenen bir otorite var. Asıl mesele zaten kimin ortada göründüğü değil, kimin hiç ortada olmadığı… Kim üretmiş, kim onay vermiş, kim “tamamdır” demiş, bilmiyoruz. İşin doğrusu, bunu bilmememiz hedefleniyor. Zaten karar verilmiş, üretim ve dağıtıma başlanmış. Bu düzen kurulurken de seyirciye düşen, sahneye saçılan sonuçlara tanıklık etmek.
Kloroflorokarbon ya da CFC’nin dünyayla kurmayı denediği ilişki, tamamen Patron karakteriyle kendisine aracılık etme görevini üstlenen Reklamcı tarafından şekilleniyor. CFC’nin bir birey olarak tüm amacı varlığını anlamlandırmak ve sevilmek; bunun bedelini ödemesi gerekenlerin kim olduğu ise onun meselesi değil. En azından en başta.
İlk etapta CFC’nin Karbon ile kurduğu ilişki çatırdamaya başlıyor. Aralarındaki anlaşmazlık, kişisel bir uyumsuzluğun ötesine işaret ediyor. Sürekli bölünen, yeniden anlamlandırılmaya çalışılan ve istikrarı sağlanamayan bir düzenin temsili gibi bu ilişki. Hiçbir bağ kalıcı değil ve hiçbir şey alıştığımız şekliyle ilerlemiyor.
Bir Yorgunluk Temsili Olarak Ozon
CFC’nin sebep olduğu düşünülen “ozon tabakasının delinmesi” fenomeni, yaşlı, kamburu çıkmış, huysuz bir kadın olarak çıkıyor karşımıza. Hâlihazırda çok fazla yük taşıyan ve çok yorgun olan bu karakterin, bir de üzerinde açılan delikle birlikte bu yorgunluğu bedensel olmaktan çıkıp sembolik ve tarihsel bir derinlik kazanıyor. Verilen zarar oldukça somut. Bir hikâyesi, bir sesi ve öfkesi var; bu öfkenin yönünü bulacağını da tahmin edebiliyoruz. Bununla birlikte felaket, dramatize edilmekten çıkıp olağanlaştırılmaya başlanıyor. Kimse büyük bir şok yaşıyor gibi görünmüyor.

Kloroflorokarbon: Kimyasal Bir Masal, Tanıdık Bir Düzen
Kurtarıcı Vaadi ile Suçun El Değiştirmesi
Tam her şeyin çöktüğü, sahnenin ve dünyanın karardığı anda Hidroflorokarbon (HFC) sahneye giriyor. Parlatılmış, umut dolu, çözüm vaat eden bir figür bu kimyasal da. Diğer karakterlerle birlikte seyirci de rahatlıyor. Ozon toparlanmaya başlıyor. Birçok sorun çözüme kavuşmuş gibi duruyor; yahut sadece Reklamcı bizim böyle düşünmemizi istiyor. Çünkü oyunun dünyasında hiçbir çözümün tek başına masum olması mümkün değil.
Esra Balaban’ın başarıyla hayat verdiği HFC karakteri, oyunun dünyasına olduğu kadar sahneye de taze bir soluk getiriyor. Kimyasalın etkileri ise çok geçmeden ortaya çıkıyor; CFC gözden düşüp lanetlenirken Kutup Ayısı’nın yaşam alanı yok ediliyor, felaket yalnızca kabuk değiştiriyor.
Kutup Ayısı karakteri, sahneye çıkmasının ardından çok geçmeden oyunun duygusal merkezi hâline geliyor. Başta hırçın ve yabancı, anlaşılmaz bir figür iken zamanla dili çözülüyor, insana yaklaşıyor. Rakı içmesi ve zaman zaman argo Türkçe konuşması gibi unsurlar, onun sahnede “bizden biri” olarak kurgulanmasına olanak sağlıyor. Tam da bu yüzden yaşanılan kayıp daha sarsıcı hâle geliyor.

Kloroflorokarbon: Kimyasal Bir Masal, Tanıdık Bir Düzen
Gelişmeler sonucunda HFC bir anda herkesin hedefi hâline geliyor ve daha dün bir umut simgesiyken nefret nesnesine dönüşüveriyor. Yanındaki kişiler ona yüz çeviriyor ve herkes, aniden suçlanacak yeni birini bulmanın rahatlığına eriyor. Asıl karar mekanizması olan otorite ise görünmezliğini korumaya devam ediyor. Oyun, bu noktada Patron figürüyle yüzleşmeyi bekleyen seyirciyi rahatlatmıyor; aksine akıllarda şu soruyu bırakıyor: Gerçekten bir suçlu mu arıyoruz, yoksa sorumluluğu devredecek bir arayüz mü?
Anlatıyı Besleyen Detaylar
Benim için oyunun anlatı dünyasını besleyen en güçlü unsurlardan biri, CFC ve HFC kimyasallarını tanıtma amacıyla hazırlanmış video klipler. Sahnede gördüğümüz karakterleri yalnızca birer figür ya da birey değil, pazarlanabilir ürünler olarak benimsememize oldukça yardımcı oluyor bu kısa videolar. Reklam estetiğinin bilinçli yapaylığını ustalıkla kullanan bu klipler, görsel olarak son derece temiz, yüksek ritimli ve dozunda ironi içeriyor.
HFC karakterine hayat veren Esra Balaban ile Reklamcı rolünü ustalıkla taşıyan Faruk Kaan Atasoy’un imzasını taşıyan bu görsel içerikler, kurulan dünyayı bölmek yerine derinleştiriyor ve oyunun en eğlenceli, en akılda kalan, en işlevsel anlarından bazılarını yaratıyor.
Bilimin tarafsızlığı, çevre felaketi ve neoliberal aklın sahneye taşındığı bu anlatıda absürt olanla ciddi olan arasındaki akış, rejisel numaralara başvurulmadan dengeli geçişlerle sağlanıyor. Özellikle karakterler arasındaki ilişkilerin çatışmaya dönüşmeye başladığı anlar oyunun temposunu bilinçli olarak yükseltiyor; sakinleşilen anlarda ise seyirciye düşünebilmesi için alan açılıyor.
Sahneleme, metnin yapısını destekler şekilde sade ve işlevsel. Kostümler ve mizansen, özellikle kimyasalların bireyleştiği anlarda oldukça belirleyici bir rol üstleniyor. Hiçbiri seyircide tamamen karikatürize bir etki bırakmıyor; bu da anlatının basite kaçan bir alegoriye dönüşmesinin önüne geçiyor.
Gülüyoruz, ancak gülüşümüz uzun sürmüyor. Çünkü sahnede izlediğimiz kişiler, ilişkiler ve kararlar son derece tanıdık. Kimyasal isimlerin yerini başka şeylerle kolayca doldurabiliyoruz. Bu düzenin içinde her şeyin geçici, her çözümün tartışmalı ve her masumiyet iddiasının da kırılgan olabileceğini yeniden hatırlıyoruz. Oyundaki mizahın sunduğu güvenli mesafeyi kullanarak gülmek serbest, rahatsız olmak da öyle. Hatta ikisini aynı anda yaşamak Kloroflorokarbon’un asıl vaadi olabilir.

Kloroflorokarbon: Kimyasal Bir Masal, Tanıdık Bir Düzen
Işıklar söndüğünde, anlattıkları kadar hissettirdikleriyle de iz bırakan bu karşılaşmayı Eylül Sahnesi’nde deneyimlemenizi mutlaka tavsiye ediyorum.
Sonraki yazılarda görüşmek üzere!