Gary: The Bear’ın Öncesine Melankolik Bir Yolculuk
The Bear dizisini sevenler için bu hafta ilginç bir sürpriz vardı. Diziyi izleyenlerin yakından tanıyacağı Richie ve geçmişe dair bölümlerde gördüğümüz kadarıyla tanıdığımız fakat geçmişin bir hayaleti olması dışında bağ kuramadığımız Mikey’i odağına alan Gary, tek seferlik bir spin-off olarak karşımıza çıktı.
Ebon Moss-Bachrach ve Jon Bernthal’ın başrolünde olduğu, aynı zamanda senaryosunu da birlikte kaleme aldıkları Gary; The Bear’ın yönetmeni Christopher Storer tarafından yönetiliyor. Senaryoyu iki oyuncunun yazması hiç de tesadüf değil. Punisher dizisinde başlayan arkadaşlıklarını başka projelerle de sürdürüyorlar. İkili, yakın zamanda Dog Day Afternoon isimli bir Broadway oyununu da duyurdu.
The Bear’ın beşinci ve son sezonu öncesinde gelen bu ilginç yol hikâyesine gelin, birlikte bir bakış atalım.
not: filmin finalinde muhtemelen yeni sezona bağlanacak bir olay gerçekleşiyor izlemek isteyebilirsiniz.

Gary: The Bear’ın Öncesine Melankolik Bir Yolculuk
Geçmişin Silik Hatıraları
Dizinin sanıyorum en ilginç taraflarından biri, karakterlerin oldukları kişiyi iyi ve kötü yönleriyle oluşturan yapı taşlarını başarılı şekilde analiz edebilmesi. Bunu yaparken geçmişten çıkardığı anlar da dizinin süresi hesaba katıldığında uzun, detaylı ya da klişe sahneler olmuyor. Üstelik dizi, bu verileri önümüze açık açık koymayı da tercih etmiyor. Bize birtakım anlar gösterip çıkarımları çoğunlukla izleyiciye bırakıyor. Bu nedenle karakterlerin birbirleriyle olan iletişimleri dizinin en güçlü taraflarından biri diyebiliriz.
Gary de bizi bu anlardan birine; Richie ve Mikey’nin Indiana’nın Gary şehrine yaptıkları bir “road trip” anısına götürüyor. “Uncle Jimmy” tarafından verilen gizemli kargo görevine çıkan ikilinin, The Bear boyunca duyduğumuz ya da kısa anlarda şahit olduğumuz dinamiklerini daha yakından tanımamız için de önemli bir fırsat sunuyor.
Richie’nin karakter gelişimini yıllar içinde izlediğimizde; hep bir şeyleri oldurmaya çalışan, kafasında belirlediği doğrularla yaşayan fakat hayatın ona getirdiklerini bu uğurda kaçıran birinden, doğru yerde doğru hamleyi yapabilen ve potansiyelini gerçekleştirebilen birine dönüşümünü gördük. Carmy ile başlayan bu dönüşüm hikâyesi, aynı zamanda onunla benzer travmaların etkisini de bize gösteriyordu.
Gary yolculuğunda da Richie’nin kendisini arkadaşlığı uğruna geri plana atmasının bir örneğini görüyoruz. Hikâyenin başında, henüz ayrılmadıkları ve hamileliğinin son döneminde olan karısı Tiffany’i (Gillian Jacobs) geride bırakarak bu yolculuğa çıkıyor. Kim bilir, belki de bu yolculuk ayrılıklarının sebeplerinden biri olmuştur.
Mikey ile olan ilişkisinde güçlü bir kardeşlik bağı seziliyor; bu yadsınamaz. Fakat Mikey, kendi içindeki dev dalgalarla mücadele eden öyle bir karakter ki çoğu zaman etrafındaki insanları göremiyor bile. Tıpkı küçük kardeşi Carmy gibi. Ancak Carmy ile arasındaki farkı Gary yolculuğunda biraz daha iyi anlıyoruz. Carmy’nin tutunabileceği şeyler var; bu da onu mücadeleye daha hazır ve yaşananların daha fazla farkında biri yapıyor. Mikey ise belki de büyük kardeş olarak anne-baba travmasını daha derin yaşadığı için daha umutsuz ve daha yorgun. Bu durum onu, kırılganlığını sert bir mizacın içine saklamaya itiyor ve çoğu zaman bundan en yakınındaki insanlar etkileniyor.

Gary: The Bear’ın Öncesine Melankolik Bir Yolculuk
Bu Hikâye Bize Ne Anlatıyor?
The Bear’ı hiç izlemeden de bu yapım takip edilebilir. Ancak diziyi izlemiş olmanın sağladığı bir seyir rahatlığı olduğu da açık. Karakterler arasındaki ilişkilerin geleceğini bilince repliklerin altı doluyor, hareketler daha anlamlı bir forma oturuyor.
Bu düşüncemin temel sebebi hiç şüphesiz Mikey. Jon Bernthal’ı hayatın sert darbelerini yemiş, depresif ve öfkeli adam rollerinde görmeye alıştığımız için karakterin derinliklerini anlamaya süre yetmiyor. Üstelik ben bu yazıyı yazarken Punisher’ın tek bölümlük hikâyesi de yayına girdi. Onun senaryosunu da Jon Bernthal kaleme aldı. Orada da yine bağırıp çağıran, sinirli ve depresif bir adam görüyoruz. Bu nedenle Gary’de karakterin arka planını anlamaktan çok Richie ile olan ilişkisini çözmeye çalışıyoruz. Bana kalırsa aralarındaki dinamik de seyir zevki açısından yapımın en güçlü tarafı.
Özellikle Gary’de bara girdikleri sahnelerde, bar ahalisinin de bu dinamiğin bir parçası hâline gelmesiyle seyir zevki daha da artıyor. Richie her zamanki enerjisiyle ortamı domine ederken, Mikey ise orada tanıştığı Sherri ile daha “derin” konuların içine dalıyor.
The Bear boyunca hakkında efsaneler duyduğumuz Mikey, yakından bakıldığında derinleşen değil, kendini tekrar eden bir karaktere dönüşüyor. Sevilmesi zorlaştıkça insanın gözünü başka tarafa çeviresi, hatta diziyi ileri sarası geliyor. Fakat karakterin içinde boğuştuğu durum gerçekten de bu. Onu trajedisine götüren her hareketin altında yatan melankoliye sığınma ve öfkeye teslim olma hâli, karakteri giderek daha yalnız bir noktaya sürüklüyor.
Teknik Tarafı Karakterlerin Tonunda
Restoranda geçen sahnelerin kaotik ritmini ya da Chicago sokaklarının canlı ve renkli tonlarını hatırlayın. Christopher Storer burada, The Bear’ın alıştığımız kaotik ritmini bilinçli şekilde yavaşlatıyor. Mutfakların boğucu temposu yerine uzun araba yolculukları, yarım kalan sessizlikler ve elde kameranın karakterlerin peşinden sürüklendiği daha melankolik bir atmosfer kuruyor. Özellikle Gary şehrinin boşluğu ile Mikey’nin iç dünyası arasında kurulan paralellik, bölümün teknik anlamda en güçlü tarafı.
Dizinin müzik seçimleri de yine karakterlerin söyleyemediklerini tamamlayan bir yerde duruyor. Richie’nin enerjisiyle Mikey’nin çökmüş ruh hâli arasındaki fark bazen diyaloglardan çok fondaki şarkılarla hissediliyor.

Gary: The Bear’ın Öncesine Melankolik Bir Yolculuk
Toparlayalım
Gary; The Bear hikâyesinin geçmişine yaptığımız bir araba yolculuğu, Richie’nin hafızasında kalan bir pişmanlığın izi ve Mikey için bir yardım çığlığı. Fakat bütün dramatik yapısına rağmen bir spin-off’tan çok, set arasında çekilmiş doğaçlama bir arkadaş filmi gibi hissettiren doğal bir iş. Sanıyorum, artık Berzatto ailesinin travmalarından yorulmuş olsam da yapımın en sevdiğim tarafı yine bu doğallığı oldu. The Bear sevenler, bunu da sevebilir.