Marty Supreme: Trajik Bir Kusur, Rafine Bir Gösteri
Marty Supreme, 1950’lerde ün kazanmış bir masa tenisi oyuncusu olan Marty Reisman’dan esinlenen hikâyesiyle, Josh Safdie’nin kaotik sinema dilini spor mitolojisiyle buluşturuyor. Ronald Bronstein iş birliğinde kaleme alınan senaryonun, belki ilk etapta başarıyı romantize eden bir yükseliş hikâyesi anlatması beklenirken, aslında başarının etrafında dolanan baskı, hırs ve saplantıları merkezine alarak spor filmlerinde karşımıza çıkan o alışıldık ilham verici motivasyon anlatısını bilinçli bir şekilde tersyüz etmeye çalışıyor.
Başrol Marty Mauser’a, izleyiciye henüz hiçbir performansında hayal kırıklığı yaşatmamış olan genç yıldız Timothée Chalamet hayat verirken, kadroda ona Gwyneth Paltrow, Odessa A’Zion, Kevin O’Leary ve Tyler, The Creator gibi isimler eşlik ediyor.
Safdie sinemasının alışılagelmiş huzursuz ve her an kontrolden çıkmaya hazır temposuyla ilerleyen filmde, rekabeti kişiliği hâline getirmiş, hayatı sahnelemesi gereken bir gösteri olarak algılayan bir narsistin hikâyesiyle beraber, arka planda İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasındaki Amerika’nın da “kazanma” iştahının nasıl bir takıntıya evrildiğine tanık oluyoruz.
Elbette yönetmen koltuğunda Safdie kardeşlerden biri otururken ana karakterin planlarının kusursuz ilerlemesi söz konusu olamayacağından, Marty’nin sergilediği gösteride perdenin düştüğü, çatlakların görünür hâle geldiği her an, filmin gerçek nabzını belirliyor.
Marty Supreme: Trajik Bir Kusur, Rafine Bir Gösteri
Yaşadığı ülkede masa tenisinin henüz gerçek bir spor dalı olarak benimsenip ciddiye dahi alınmadığı bir zamanda bu alana derinden bir tutkuyla bağlı olmasına rağmen, yaşam koşulları bu tutkusunu profesyonel bir mesleğe dönüştürmesine elverişli olmayan Marty, güncel olarak amcasının ayakkabı dükkânında satış yaparak hayatını kazanmaya çalışıyor.
Ancak başarma hırsı onu o derece ele geçirmiş durumda ki, yalnızca içinde bulunduğu gerçekliği reddetmekle kalmıyor; çevresindeki insanları, hatta izleyiciyi de sıklıkla buna ikna etmeye çalışıyor. Sadece kendini ispatlama peşinde de değil, devamlı alkış peşinde koşuyor.
Bir saplantı etrafında şekillenen hayat gayesi, çevresindeki insanlara olan davranışlarında oldukça belirleyici olduğundan karakter, izleyici nezdinde otomatik olarak sevimsiz biri hâline geliyor. Seyirci, bir yandan anlatının gereği olarak Marty’nin idealine giden yolda başarılı olmasını dilerken, diğer yandan da içten içe tökezlemeye devam etmesini umarken buluyor. Bu ikilik, tam da Safdie’nin amaçladığı gerilimin sürekli olarak beslenmesinde merkezi bir faktör hâline geliyor.
Marty Supreme: Trajik Bir Kusur, Rafine Bir Gösteri
Seyirci Marty’nin yeteneksiz olduğunu asla düşünmüyor; ancak kendisi her ne kadar başarısız olma ihtimalini tamamen yok saydığını ifade etse de, bu noktada güçlü bir korkunun ve özgüvensizliğin varlığını ona devamlı hissettirdiğini kolaylıkla seziyor. Marty, iplerin kendi elinde olduğuna inanmak ve çevresindekileri de buna ikna etmek için ne kadar uğraşırsa uğraşsın, bu dekoratif kontrol hissinin kırılganlığı, başına gelen büyük küçük her felakette kendini hatırlatmaya devam ediyor.
Ruhsal durumunu yeteri kadar anlayamadığımız bir mesafeden gözlemlediğimiz için de bu karaktere hissettiğimiz duygular sürekli olarak değişiyor. Bu geçişler film için oldukça ayırt edici ve değerli bir unsur olarak öne çıkıyor ve Timothée Chalamet’nin olağanüstü performansı bunu son derece sahici kıldığı için de izleyici övgülerini sonuna kadar hak ediyor. Bana Chalamet’nin, neredeyse Marty’nin şampiyon olma hırsıyla yarışacak ölçüdeki Oscar kazanma isteği önümüzdeki yıl yerine gelebilir gibi geliyor.
Safdie’nin bu filmde mükemmele çok yakın bir iş çıkarmasında filmin bütün öğeleri pay sahibi olsa da anlatının asıl ağırlığı senaryo ve karakterler üzerine düşüyor. Bu yükü taşıyan da elbette sadece yazılanların kendisi değil, bunların nasıl ekrana geldiği. Marty’nin dünyasını çevreleyen yan karakterlere değinmeden geçmek imkânsız; hikâyeye yön verdikleri gibi, ana karakterin zaaflarını ve sınırlarını görünür kılan iki kadın karakter, anlatıda oldukça önemli yerlere sahipler.
Marty Supreme: Trajik Bir Kusur, Rafine Bir Gösteri
Bu karakterlerin hikâyenin tonunu belirlemesinde oyunculuk tercihlerinin de çok yerinde olduğu hissediliyor; Marty’nin dünyasında önemli yerlere sahip olan iki tezat figür Kay Stone (Gwyneth Paltrow) ve Rachel (Odessa A’Zion), hikâyenin ritmini yönlendirmede adeta iki ayrı duygu hattı olarak işliyor. Rachel genel olarak anlatıya daha ağır ve dramatik bir karşılık sunarken, Kay Stone karakteri de beklenmedik biçimde filmin mizahi yanını daha fazla görünür kılıyor.
Paltrow’un sahneleri, yüksek sesli esprilerdense ölçülü oyunculuk ve soğukkanlılıkla doğal bir şekilde komikleşiyor ve karakterin ciddi tavrı içinde bulunduğu durumlarla çarpıştıkça mizah kendiliğinden ortaya çıkıyor. Rachel karakteri ise Marty’nin takıntılarının duygusal bedelini hatırlatan daha kırılgan bir alan açarak filmin duygusal ağırlık merkezini belirgin biçimde aşağı çekiyor.
Filmin en sessiz ama en çarpıcı hamlelerinden biri ise Marty’nin yenilmeye doyamadığı rakibi Koto Endo karakteriyle geliyor. Diyaloglardan bilinçli bir şekilde arındırılmış bu figür, Safdie’nin karakter kurma konusundaki özgüvenini açıkça ortaya koyuyor. Endo karakteriyle “rakip” temsilini karikatürize bir antagonist veya yüksek sesli bir tehdit olarak çizmek yerine, Marty’nin olmak istediği veya olduğunu sandığı her şeyin sade ve sakin bir karşılığı olarak konumlandırıyor.
Marty Supreme: Trajik Bir Kusur, Rafine Bir Gösteri
Endo’da ne hırs ne de bastırılmış bir öfke var. Marty’nin sürekli kanıtlama ihtiyacı duyduğu özellikler Endo’da çaba göstermeden var olan şeyler. Mütevazı ve asil duruşu, onu yalnızca güçlü bir rakip yapmıyor, Marty’nin kendi kafasında oluşturmuş olduğu anlatının da sessiz bir şekilde altını oyan bir figüre dönüştürüyor. Safdie, bu trajik dengeyi bu kadar az diyalogla kurarak, asıl çatışmanın masa başında değil, karakterlerde yaşandığı fikrini son derece açık, söze gerek duymayan bir şekilde ortaya koyuyor.
Marty Supreme‘in uzun sayılabilecek ekran süresinde seyircinin ilgisini bir dakika kaybettirmemeyi başaran yapısında, filmin görsel dünyası, müzikleri ve kurgusu da eşit derecede belirleyici roller üstleniyor. Josh Safdie’nin daha önce kardeşi Benny Safdie ile birlikte yapmış olduğu Good Time (2017) ve Uncut Gems (2019) filmlerinden aşina olduğumuz besteci Daniel Lopatin’in müzikleri, anlatının ritmini daima yüksek tutmakla birlikte, yönetmenin tarzı olan, sürekli “kaynayan” huzursuzluk hissini güçlü bir şekilde ekrana yansıtıyor.
Lopatin’in bu müzikal yaklaşımı, görüntü yönetmeni Darius Khondji’nin doğrudanlıktan kaçınmayan kamera tercihleriyle olduğu kadar, filmin kusursuz ilerleyen kurgusuyla da güçlü bir denge kurarak ilerliyor. Ortaya çıkan uyumlu etki, seyirciyi yalnızca hikâyenin içinde tutmakla kalmayıp, izlediğimiz dünyanın içine çekmekte de son derece başarılı oluyor.
Marty Supreme: Trajik Bir Kusur, Rafine Bir Gösteri
Marty Supreme, bireysel ve trajik bir takıntı hikâyesini merkezine alırken, İkinci Dünya Savaşı sonrasında şekillenen yeni dünyanın rekabetçi ve temkinli ruhunu arka planda sürekli hissettiriyor. Sporun diplomatik ciddiyetine yeni yeni büründüğü, güç dengeleri ve statülerin yeniden tanımlanmaya başlandığı bu dönemin atmosferi, Safdie’nin başarı kavramını romantize etmekten özellikle kaçınan yaklaşımıyla kusursuz bir şekilde örtüşüyor.
Film, 1 Ocak itibarıyla Başka Sinema aracılığıyla vizyona giriyor; benim gibi “hırs” kavramına yalnızca güvenli bir mesafeden tanıklık etmekten keyif alan ve Safdieler’in tanıdık huzursuz atmosferini beğeniyle takip eden izleyicilerin Marty’nin trajik hikâyesinden kesinlikle hoşlanacaklarını düşünüyorum. Bunun yanında ritmi, ses tasarımı ve sinematografisiyle Marty Supreme‘in, kesinlikle büyük ekranda çok daha yoğun ve kapsayıcı bir deneyime dönüştüğü çok açık olduğundan, siz Ekranom okurlarına yeni yılda bu filmi sinemada deneyimlemeyi samimiyetle tavsiye ediyorum.
Sonraki yazılarda görüşmek üzere!