Backrooms: Tavşan Deliğinden Sarı Dehşetlere
2026 sinema yılının heyecanla beklenen filmleri arasında yer alan Backrooms, 29 Mayıs Cuma günü izleyiciyle buluşmaya hazırlanıyor. Başrollerinde Chiwetel Ejiofor ve Renate Reinsve’nin yer aldığı filmin heyecanla beklenmesinin sebeplerinden biri de bu projeyi hayata geçiren yönetmen Kane Parsons’ın yalnızca 20 yaşında bir YouTube içerik üreticisi olması.
Kane Pixels isimli YouTube kanalının sahibi olan yönetmen, henüz on altı yaşındayken Backrooms’u bir kısa film serisi olarak çekip platformda paylaşmaya başlıyor. Oldukça dikkat çekici olan bu korku serisi, 78 milyonun üzerinde izlenmeye ulaşan bir fenomene dönüşünce A24’ün projeyi sahiplenmesiyle birlikte sinema perdesine taşınıyor.
Dijital Bir Mitin İnşası
Kolektif bilinçaltına dokunmayı başararak internet korku kültürünün son yıllardaki en viral anlatılarından biri hâline gelen Backrooms, Parsons’ın ortaya attığı bir fikir ya da olgu değil. Ancak kendisi, bu fikri bugünkü popülerliğine ulaştıran kişi olarak öne çıkıyor.
Yıllar önce 4chan adlı platformda anonim olarak paylaşılan, birbirinin aynısı sarı duvarlardan oluşan boş bir mekân imgesiyle başlayan Backrooms fikri, zamanla yayılarak tek bir paylaşım olmaktan çıkıyor ve adeta dijital bir folklor anlatısına dönüşüyor.

Backrooms: 4Chan’de Atılan İlk Tohumlar
Bu olgunun böylesine geniş kitlelere hitap etmesinin nedeni ise paylaşımdaki görselin taşıdığı tekinsizlik hissi: Tanıdık olanın “yanlış” bir versiyonu, sonsuzluğa açılıyormuş gibi görünen ancak hiçbir yere varmayan sarı koridorların yarattığı rahatsız edici yönsüzlük hissiyle birleşiyor.
Sarı Labirentten Büyük Perdeye
Bu dijital fenomenin sinema perdesine taşınması kaçınılmaz, hatta geç kalınmış bir gelişme olarak okunabilir. Parsons’ın yalnızca projeye yön veren isim olmakla kalmayıp yaratım sürecinin organik bir parçası olması da bu geçişi daha anlamlı kılıyor.
Sarı korku labirentlerini Blender üzerinden modellemesinden yaklaşık 30.000 metrekarelik dev setin tasarım sürecine kadar üretimin her aşamasında yer almasının yanında, film sahnelerindeki gerilim hissini tamamlayan müzikleri besteleyen kişi de bizzat Parsons’ın kendisi.

Backrooms: Tavşan Deliğinden Sarı Dehşetlere
Hikâyeye geçecek olursak anlatı, izleyiciyi Backrooms’un kendine özgü kurallarıyla işleyen tekinsiz evreninin içine çekmeyi başarıyor. Mekânın yön duygusunu ortadan kaldıran yapısı merak ve adrenalini diri tutsa da hikâye tarafı zaman zaman zayıf kalıyor.
Başarısız evliliği henüz sona eren, meslek hayatında da istediği noktaya ulaşamayan ve müşteri sıkıntısı yaşayan bir mobilya dükkânı işleten Clark (Ejiofor) ile düzenli olarak seanslar gerçekleştirdiği terapisti Dr. Mary Kline’ı (Reinsve) merkezine alan hikâye; bu iki karakterin sıradan gündelik yaşamlarından başlayarak travma ve yas temelli psikolojik bir gerilim hattı üzerinden ilerliyor.

Backrooms: Tavşan Deliğinden Sarı Dehşetlere
İkilik Üzerine Kurulu Bir Anlatı
Mobilya dükkânında yaşanan ışık titremeleri ve boşluk hissi yaratan açıklanması güç kaymalarla gerçeklik algısı aşınmaya başlayan Clark’ın içinde kısa sürede bir keşif arzusu beliriyor. Bu durum, onun kendisini Backrooms olarak anılan sarı ve sınırsız koridorlarla dolu tekinsiz bir mekânda bulmasıyla sonuçlanıyor.
Buradan itibaren anlatı, Clark’ın bu deneyimi bir kırılma noktası olarak görmesine rağmen çevresindekilere – mağazadaki çalışanlarına ve Mary’ye – bunu kabul ettirme çabasına odaklanıyor. Mary’nin mesleki refleksleri ile Clark’ın giderek kırılganlaşan algısı arasındaki mesafe, yaşananları ya bir travma yansıması ya da gerçekten var olan bir gerçeklik olarak yorumlama ikilemi yaratıyor.
Filmin bu ikilemi somut ve kesin bir şekilde çözmemesi elbette gerçekçi bir beklenti değil. Ancak anlatı, bu çatışmayı derinleştirmek yerine sürekli yeni soru işaretleri ekleyerek merakı canlı tutmaya çalışıyor. Bir noktadan sonra cevaplanmayan soruların artması, filmi seyirci açısından yorucu bir döngüye dönüştürüyor.
Anlatının temel gerilim aracı da zamanla işlevini yitirerek kendi kendini tekrar eden bir boşluk hissine dönüşüyor. Özellikle filmin açılış sahnesinde Mary ile ilgili verilen travmatik arka planın yeterince işlenmemesi ve sonrasında bilinçli olarak geri planda bırakılmış hissi yaratması, anlatının duygusal potansiyelini zayıflatan önemli bir eksiklik olarak öne çıkıyor.

Backrooms: Tavşan Deliğinden Sarı Dehşetlere
Seyirciyi Kuşatan Bir His ve Deneyim
Algı manipülasyonu ile empati arasında denge kurmaya çalışan filmde, senaryo tarafında ritim zaman zaman aksasa da teknik anlamda neredeyse kusursuz bir zemin oluşturulduğu inkâr edilemez.
Yönetmenin ilk filmi için oldukça kontrollü ve bilinçli, gösterişten uzak bir anlatım dili kurduğunu düşünüyorum. Bu kadar steril bir korku atmosferinin oluşturulmasında Parsons’ın üretimin hemen her aşamasında bizzat yer almasının etkisi büyük.
Sosyal medyada Parsons hakkında ortaya atılan “Filmi aslında kendisi yönetmedi” ya da “Ekipteki ünlü yapımcılar projeyi gereğinden fazla sahiplendi” gibi söylemleri ise oldukça abartılı buluyorum.
Bunun yanında görüntü yönetmeni Jeremy Cox’ın da gerçekten güçlü bir görsel dil kurduğunu söylemek gerekiyor. Birinci şahıs kamera kullanımının sık sık devreye girmesi ve liminal boşluk hissiyle oluşturulan mekânların rahatsız edici gerçeklik algısı, filmin doğasına uygun biçimde yönsüzlük hissini kuvvetlendirmeyi başarıyor.

Backrooms: Tavşan Deliğinden Sarı Dehşetlere
Sonuç
Sonuç olarak Backrooms, internet kültürünün yarattığı bir korku imgesini beyaz perdeye taşıma konusunda oldukça iddialı bir deneme olarak öne çıkıyor. Filmin en güçlü yanı, köklerindeki tekinsizlik hissinden beslenen adrenalini büyük ölçüde koruyabilmesi ve izleyiciyi bu mekânın içine fiziksel bir deneyim yaşıyormuşçasına çekebilmesi.
Buna karşılık anlatının genişlese de derinleşmeyen yapısı, filmin duygusal ağırlığını sınırlayan temel unsur hâline geliyor. İzleyiciler arasında bunun ileride gelebilecek devam filmleri için bilinçli bir tercih olduğunu düşünenler de bulunuyor.
Tüm eksiklerine rağmen kurduğu atmosferle büyük perdede etkili bir deneyim sunmayı başardığını düşündüğüm için Backrooms’u sinema salonunda izlemenin en doğru tercih olacağını söyleyerek incelememi burada sonlandırıyorum.
Sonraki yazılarda görüşmek üzere!