Champagne Problems: Paris’te Bir Noel
19 Kasım’da Netflix’te yayınlanan Champagne Problems, Noel temasına işlenmiş bir aşkla birlikte; biraz rekabet, biraz arkadaşlık, çok az da dram sunuyor. Bir de bu anlara eşlik eden Noel müzikleriyle film keyifli bir hava yakalıyor. Başrollerini Minka Kelly (Sydney) ve Tom Wozniczka’nın (Henri) oynadığı filmin hem senaryo hem de yönetmen koltuğunda Mark Steven Johnson yer alıyor.
Peki, bizlere nasıl bir film sunuyorlar, gelin birlikte onu konuşalım.
Aklınıza gelebilecek bütün tesadüfi karşılaşma klişeleri oluyor filmde. Zaten çoğu diziler, filmler hatta şarkılar da aynı döngü içinde bizlere sunuluyor. Önemli olan bunu ne kadar izlenebilir ve dinlenebilir kıldığınız aslında. Bunun için basit bir senaryoyu güzelleştirebilecek en önemli şey çiftin uyumu oluyor.

Champagne Problems: Paris’te Bir Noel
Açıkçası bu filmde başrollerin kimyasına bayıldığımı söyleyemem ama Tom Wozniczka’nın beni bu çiftin aşkına daha çok inandıran taraf olduğunu söyleyebilirim. Filmin başından sonuna kadar oynadığı Henri karakterini aynı çizgide taşıyışı eminim ki rol arkadaşlarının işini epeyce kolaylaştırmıştır.
Hatta şunu söyleyebilirim ki bence Minka Kelly’nin oynadığı Sydney karakteri daha net sınırlarla belirlenmiş bir kişiliğe sahipken bu tutarlılığı sürdürmesi Tom Wozniczka’ya göre daha kolaydı. Ancak karakterini yeteri kadar görünür kılamamıştı.

Champagne Problems: Paris’te Bir Noel
Sydney, Amerika’da bir şirketin üst düzey yöneticisi olarak çalışıyor. Dışarıdan bakıldığında hırslı kişiliği ve sıkıcı gibi görünen hayatı, Fransa’ya bir şampanya evini bünyelerine katmak için görüşmeye gönderilmesiyle değişiyor.
Bütün hayatını işi üzerine kuran Sydney, Fransa’ya gitmeden önce kız kardeşine orada geçirdiği süre boyunca iş dışında tanıştığı kişilere işinden bahsetmemek üzere söz veriyor. Bu söz, ilk akşam karşılaştığı Henri ile sonradan gelişecek tesadüfleri de beraberinde getiriyor.

Champagne Problems: Paris’te Bir Noel
Görsellik açısından albenili mekânların kullanıldığı filmde; kaldıkları şatonun mimarisi, gezdikleri üzüm bahçeleri, şampanya mahzeni… Hepsi filmi yukarıya taşıyan seçimler olmuş; ancak benim en sevdiğim yer kesinlikle Sydney’in Paris’e geldiği akşam gittiği ve Henri ile karşılaştığı kitapçı oldu. Bu karşılaşma sahnesi belki büyüleyici bir anlam taşımıyor ama seçilen bu yer retro tarzıyla masalsı bir hava yaratıyor.
Kitapçıdan beraber ayrılan ikili, Henri’nin rehberliğinde Paris sokaklarını adımlamaya başlıyor. Paris’i alışılmışın dışında bir gözle görmek Sydney kadar ekran karşısında bizleri de etkiliyor. Asıl sürprizin sokak aralarında karşımıza çıkacağını unutuyoruz. Hayatımızın belli anlarında bazen bizler de Sydney gibi planlar yapıyoruz; en iyi restoran hangisiyse orada yemek yemek, gittiğimiz yerlerin popüler mekânlarını görmek istiyoruz. Ancak bir şehri gerçek anlamıyla tanımak istiyorsak ara sokaklara dalmamız ve kaybolmamız gerekiyor. İşte bu ikili de tam olarak onu yapıyor ve izleyiciyi o ara sokaklarda minik bir gezintiye çıkarıyor.

Champagne Problems: Paris’te Bir Noel
Bu sırada birbirlerinden gittikçe daha da etkilenen çift, geceyi birlikte geçiriyor. Sabah Sydney’i evde yalnız bırakmak zorunda kalan Henri ile toplantıya yetişmek için evden erken ayrılan Sydney, birbirlerinden habersiz toplantıda karşı karşıya geliyorlar.
Ancak hikâye burada bitmiyor.
Şampanya evi sahipleriyle yaptığı görüşmeden hemen sonra dönmeyi planlayan Sydney’e hayat beklenmedik sürprizler çıkarıyor ve iş seyahati uzuyor. Bu süreçte rekabet ettiği kişilerle birlikte şampanya evi sahibinin şatosunda misafir olan bu grup, birbirinden farklı karakterleriyle renkli bir ortam izletiyor bizlere. Zaman zaman arkadaşlığın, zaman zaman tatlı rekabetin ortaya döküldüğü anlara bir de Sydney ve Henri arasında yükselen duygular eklenince sıcak bir hikâyenin ortasında buluyoruz kendimizi.

Champagne Problems: Paris’te Bir Noel
Amerika, Fransa, Paris derken eminim ki birçoğumuz bu tanıdıklığı yakalamıştır.
Evet.
Emily in Paris’ten bahsediyorum.
Amerika’dan bir kadının iş için Paris’e gelmesi ve burada aşkı bulması…
Böyle baktığımızda kulağa fazla benzer geliyor olabilir. Ama bu konuyu iki taraf da o kadar farklı bir yerden ele alıyor ki filmi izlerken zihninizdeki bütün kıyaslar uçup gidiyor.
Zaten iki işin de dinamiği çok farklı. Champagne Problems, Noel teması üzerine çekildiği için Emily in Paris’i anımsatan neredeyse hiçbir anı barındırmıyor. Ayrıca Paris, kendine has şehir dokusuyla zaten başlı başına izlenilesi bir yer.
Belki de biraz da bu yüzden bu güzel şehri arkalarına alıp seçtikleri konuyu yüzeysel bir şekilde anlatmayı tercih edebiliyorlar. Günün sonunda bizler de çıtır çerezlik bir aşk filmiyle baş başa kalıyoruz.
Eğer sizler de yılbaşı heyecanıyla içiniz kıpır kıpırken izleyecek tatlı bir film arıyorsanız; “beni yormasın ama baymasın da” diyorsanız ve bir de bu türün diğer filmlerini çoktan tükettiyseniz Champagne Problems’ı yeni listenize ekleyin derim.
İzleyecek olanlar için şimdiden iyi seyirler…