Oslo, August 31st: Kendi Hayatının Gölgesinde
Joachim Trier’in yönettiği Oslo, 31 Ağustos (Oslo, 31. august, 2011), Anders Danielsen Lie’nin başrolünde yer aldığı Norveç yapımı bir dram filmi. Trier’in Reprise ile başlayan ve The Worst Person in the World ile tamamlanan Oslo üçlemesinin ikinci filmi olan yapım, uyuşturucu bağımlılığı tedavisi gören 34 yaşındaki Anders’in rehabilitasyon merkezinden kısa süreliğine Oslo’ya dönmesini anlatıyor. Bir iş görüşmesine katılmak, eski arkadaşlarıyla buluşmak ve hayatına yeniden başlama ihtimalini değerlendirmek için çıktığı bu yolculuk, giderek geçmişiyle ve kendisiyle yaptığı bir hesaplaşmaya dönüşüyor.
Bazı insanları varoluşsal düşüncelere sürükleyen, bazı insanlara da “başka bir yol olabilirdi” dedirten filmler vardır. Oslo, 31 Ağustos benim için tam olarak böyle bir film.
Beni Trier’in filmlerinde en çok etkileyen şeylerden biri de bu. Dışarıdan bakıldığında sakin, düzenli ve güvenli görünen bir hayatın içinde de insanın kendisiyle büyük bir mücadele yaşayabileceğini oldukça sade bir biçimde anlatıyor. İran sinemasında ya da dünyanın farklı yerlerinden gelen filmlerde karakterlerin yaşadığı kırılmalar çoğu zaman hayatın dış koşulları üzerinden daha görünür hâle gelebiliyor. Trier ise bunun tersini yapıyor. Kaosun gündelik hayatın belirleyici unsuru olmadığı, insanların hayatlarına devam ettiği bir şehirde, insanın kendi içinde yaşayabileceği büyük yıkımı gösteriyor.
Sentimental Value’u izlediğimde “O hikâyeyi yaşamamışsan pek dokunmayacak, yaşamışsan sarıp sarmalarken içini burkan bir his bırakacak türden” diye ifade etmiştim. Bunun Trier filmlerini genel olarak anlatan bir cümle olduğunu düşünüyorum.
Oslo, 31 Ağustos’u izleyen ama hayatında bir kez olsun Anders’in o hayatta kendine bir yer bulamama, nereye giderse gitsin ait hissedememe durumunu ağır bir taş taşır gibi hissedememiş biri, bu filmi yalnızca şımarık ve rahat bir Norveçlinin vazgeçmeye meyilli hâli olarak tanımlayabilir.
Oslo’ya Dönüş
Filmin başlangıcında Anders’in hayatından vazgeçme düşüncesinin ne kadar ileri bir noktaya geldiğini görüyoruz. Fakat bu girişim sonuçlanmıyor ve Anders rehabilitasyon merkezine geri dönüyor. Ardından kısa süreliğine Oslo’ya gitmesine izin veriliyor.
Bu dönüş, onun için hayatına yeniden başlayabilme ihtimalini yoklamak anlamına geliyor. Şehirde geçirdiği saatler ilerledikçe bunun düşündüğü kadar kolay olmadığı ortaya çıkıyor.
Trier’in Oslo’yu kullanma biçimi de filmin duygusunu belirleyen unsurlardan biri. Açılışta şehrin geçmişine, insanların hatırladığı anlara ve Oslo’ya dair kişisel hikâyelere yer veren belgeselvari görüntülerle karşılaşıyoruz. Şehirde herkesin bir geçmişi, bir anısı ve devam eden bir hayatı var.
Anders ise kendi geçmişinin ağırlığı altında yeni bir şey kurmakta zorlanıyor.
Bu nedenle Oslo, yalnızca karakterin dolaştığı bir şehir olarak kalmıyor. İnsanların hayatlarının devam ettiği, anıların biriktiği ve zamanın ilerlediği bir yere dönüşüyor.

Oslo, August 31st: Kendi Hayatının Gölgesinde
Herkes Hayatına Devam Ederken
Anders’in yakın arkadaşı Thomas’ın hayatı, onun kendisiyle yaptığı karşılaştırmanın önemli bir parçası. Thomas evlenmiş, çocuk sahibi olmuş ve kendisine bir düzen kurmuş. Anders’e yeniden başlayabileceğini söylüyor.
Fakat konuşmaları ilerledikçe Thomas’ın hayatının da dışarıdan göründüğü kadar kusursuz olmadığı ortaya çıkıyor. Kendi evliliğinden, işinden ve hayatının gidişatından duyduğu memnuniyetsizliklerden söz ediyor.
Bu karşılaşma önemli. Anders’in çevresindeki insanların gerçekten kusursuz hayatları yok. Herkesin kendine göre sıkıntıları var. Fakat Anders, onların sahip olduğu düzenin çok uzağında durduğunu düşünüyor.
34 yaşında olmasına rağmen kendisini çok geç kalmış hissediyor.
Geçmişte yaptığı hatalar ve kaybettiğini düşündüğü yıllar, bugünkü kimliğinin önüne geçiyor. İnsanların ona ikinci bir şans vermesi bile kendisinin kendisine ikinci bir şans vermesine yetmiyor.
İş görüşmesi de bu yüzden anlam kazanıyor. Dışarıdan bakıldığında önünde somut bir fırsat var. Fakat Anders bunu gerçek bir gelecek duygusuna dönüştüremiyor.
Eski sevgilisini düşünüyor, yeni insanlarla iletişim kurmaya çalışıyor, yeniden hayatın içine girmeyi deniyor. Fakat söylediği gibi, hiçbir şeye karşı güçlü bir duygusu yok.

Oslo, August 31st: Kendi Hayatının Gölgesinde
Hayata Karışamamak
Film boyunca Anders’e insanların ve olayların arasından bakıyoruz. İnsanlarla konuşuyor, arkadaşlarıyla buluşuyor, sokaklarda dolaşıyor, bir partiye katılıyor. Fakat bütün bunların içinde kendisine ait bir yer bulmakta zorlanıyor.
Filmin en güçlü anlarının önemli bir kısmı da onun konuşmadığı sahnelerde ortaya çıkıyor.
Kafede yalnız başına oturduğu sırada, aynı kafede bulunan iki kadının konuşmasına kulak misafiri oluyor. Kadınlardan biri arkadaşına evlenmek, çocuk sahibi olmak, dünyayı dolaşmak, bir ev almak gibi hayallerinden söz eden bir metin okuyor.
Anders bu konuşmanın bir parçası değil. Kadınlar onunla konuşmuyor, hatta onun onları dinlediğinin bile farkında değiller. Buna rağmen sahne filmin genel duygusuna çok iyi oturuyor. Bir başkasının kendi hayatına, gelecek hayallerine ve küçük mutluluklarına dair heyecanını uzaktan dinlemek, Anders’in gün boyunca taşıdığı mesafeyi daha da belirginleştiriyor.
Bu küçük an, Anders’in insanlarla arasındaki mesafeyi çok sade bir biçimde hissettiriyor. İnsanların arasında bulunmakla onların hayatlarına ait olmak arasındaki farkı görüyoruz.
Bisiklet ve havuz sahnelerinde de benzer bir duygu devam ediyor. Özellikle havuzda herkes suyun içinde eğlenirken Anders’in kenarda kalması, karakterin bulunduğu konumu çok sade bir görüntüyle anlatıyor. İnsanlar hayatın içerisinde hareket ediyor; Anders ise onların yanında duruyor.
Günün Giderek Ağırlaşması
Gün ilerledikçe Anders’in yeniden başlama ihtimali biraz daha uzaklaşıyor. Partide eski arkadaşlarının arasına karışmaya çalışıyor. Bir süreliğine normal hayatın parçası gibi davranıyor, fakat gecenin ilerleyen saatlerinde yeniden uyuşturucu kullanıyor.
Bu bölüm, günün başındaki umut ihtimalini ciddi biçimde kırıyor.
Anders’in problemi yalnızca rehabilitasyondan çıkmış olmak ya da bağımlılıkla mücadele etmek değil. Kendisini ait hissedeceği bir hayat kurmakta zorlanıyor. İnsanların arasına girdiğinde bile dışarıda kalıyor. Önüne çıkan ihtimallerin hiçbiri zihninde gerçek bir gelecek hâline gelmiyor.
Günün sonunda çocukluk evine dönmesi de oldukça ağır bir his bırakıyor. Ailesiyle ve geçmişiyle bağ kurduğu mekân artık satılmak üzere. Anders’in geçmişiyle arasında kalan fiziksel bağlardan biri daha ortadan kalkıyor.

Oslo, August 31st: Kendi Hayatının Gölgesinde
Anders Danielsen Lie’nin Sessizliği
Anders Danielsen Lie’nin performansı filmin en güçlü taraflarından biri. Böyle bir karakteri oynamak büyük fiziksel hareketlerden veya dramatik patlamalardan çok daha fazlasını gerektiriyor. Anders’in yaşadığı şey çoğu zaman dışarıdan görülebilecek bir acı değil; sessizleşmiş, tükenmiş ve kendisini hayattan çekmiş bir ruh hâli.
Lie bunu bakışları, yüzündeki donukluk ve uzun sessizliklerle taşıyor.
İnsanlarla konuştuğu sahnelerde bile zihninin başka bir yerde olduğunu hissediyoruz. Bir cevap vermeden önceki kısa bekleyişleri, insanların anlattıklarını dinlerken yüzünde oluşan boşluk ve çevresindeki hayatı izleme biçimi, karakterin bütün ağırlığını taşıyor.
Film üzerinden yıllar geçmesine rağmen Anders’in yüzünün hafızada kalmasının nedeni de biraz bu. Her yıl takvimler 31 Ağustos’u gösterdiğinde yalnızca filmin hikâyesini değil, Anders Danielsen Lie’nin o hikâyeye bıraktığı sessizliği de hatırlıyoruz.
Joachim Trier ve İçsel Dünyalar
Trier’in Anders’i ele alış biçimi filmin etkisini daha da artırıyor. Büyük olayların peşinden gitmek yerine onu gündelik hayatın içine bırakıyor. Bütün bunlar yaşanırken zihninde çok daha büyük bir mücadele devam ediyor.
Oslo, 31 Ağustos, Pierre Drieu La Rochelle’in Le Feu follet romanından ve Louis Malle’nin 1963 tarihli Le Feu follet uyarlamasından izler taşıyor. Trier, Malle’nin yalnızlık, yabancılaşma ve hayattan kopma duygusunu ele alış biçiminden etkilenerek bu hikâyeyi Oslo’ya taşıyor. Ortaya yalnızca başka bir filmin yeniden anlatımı çıkmıyor; Oslo’nun atmosferi, geçmişle hesaplaşma ve modern hayatın içinde kaybolma duygusu Trier’in kendi sinema diliyle birleşiyor.
Bu bağlantı, Oslo üçlemesinin diğer filmleriyle kurduğu ilişkiyi de güçlendiriyor. Reprise gençliğin ve geleceğin ihtimallerine bakarken, Oslo, 31. Ağustos o ihtimallerin geride kaldığını hisseden bir karakterin dünyasına giriyor. The Worst Person in the World ise seçimler, ilişkiler ve hayatın hangi yönde ilerlemesi gerektiği sorusuna başka bir noktadan yaklaşıyor.

Oslo, August 31st: Kendi Hayatının Gölgesinde
Gün Biterken
Oslo, 31. Ağustos, bağımlılık ve ağır bir ruhsal çöküş üzerine kurulmuş bir dram olmasına rağmen etkisini yalnızca bu konulardan almıyor. Filmin asıl ağırlığı, Anders’in hayatına dışarıdan bakarken kendisine o hayatın içinde bir yer bulamamasından geliyor.
Dışarıdan bakıldığında onun için hâlâ çok şey mümkün. Henüz 34 yaşında, belki yeni ihtimaller var ve hayatına devam edebilir. Fakat insanın kendisini hayatın dışında hissetmesi için bütün kapıların kapanması gerekmiyor. Bazen kapılar açık kalıyor ve insan yine de içeri giremiyor.
Trier’in filmi de tam olarak bu duygunun içinde kalıyor.
Belki de bu yüzden Oslo, 31 Ağustos her izleyicide aynı karşılığı bulmuyor. Anders’in yaşadığı yabancılık hissini hiç tanımamış biri için onun kararları anlaşılmaz, hatta bencilce görünebilir. Fakat bir kez olsun insanın kendi hayatına dışarıdan baktığı, herkes bir yerlere yetişirken kendisinin olduğu yerde kaldığını hissettiği bir dönem yaşandıysa Anders’in sessizliği başka bir anlam kazanıyor.
Belki de Trier’in filmlerinde kendimizi bulmamızın nedeni bu. Yalnız hissettiğimiz zamanlarda onun yarattığı karakterlerin hayatı anlamlandırma çabasına ve karmaşasına sarılıyoruz.
Çünkü bazen bir filmin bize bir cevap vermesine gerek yok.
Bazen yalnızca hissettiğimiz şeyi bizden önce anlatmış olması yeterli.