Anasayfa Köşe Yazıları29. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali Günlüğü

29. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali Günlüğü

Yazar: Aybüke Çam
29. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali Festival Günlüğü

29. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali Festival Günlüğü

1. Gün

Sevgili Festival Günlüğüm;

Ben Aybüke, Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde basın ekibindeyim. Festival boyunca kamuya açık festival günlüğü tutuyorum. Bu günlüklerde öznelin içinden çıkan genel olanı da paylaşmak istiyorum. “Özel olan geneldir” şiarıyla yola çıkıyorum.

O yüzden her ne kadar kendi sesimle bunları yazıyor olsam da sizler günlükleri okurken burada bulunan gönüllü arkadaşlarımın, festivale gelen konukların, filmlerdeki müthiş mücadele sahiplerinin ve seyircilerin seslerini de duyacaksınız.

Bir yılın ardından kaldığımız yerden devam ediyoruz. Kaldığımız yerden ama kaldığımız biçimde değil. Eşitlik mücadelemiz zaman içinde konu, mekan ve biçim değiştirdi. Bu bir yıllık hayatlarımızın değişen ve aynı kalan dinamiklerini bir bohçaya koyup yanımızda getirdik.

Genelde açılış gecesiyle başlayan festival maceramız bu sene filmlerle başladı. Niyet ettim bu festivali günde en az iki film izleyerek kapatmaya. Filmler başlamadan önce fuayeyi biraz boş görmüştüm, “İlk seanslar boş geçer belki,” diye düşünmüştüm. Ne olduysa gösterimlere on beş dakika kala fuayenin kalabalıklaşmasıyla oldu. Fuayeden salonlara akan kalabalık girdabı bizi içine aldı.

Replika (Replica) filmiyle başlangıç yaptım. Film, yapay zekayla duygusal olarak ilişki kuran kadınların hikayelerine yer veriyordu. Yapay zekayla fazla haşır neşir olmayan biri olarak filmdeki kadınların hikayelerine başta uzak hissetmiştim. Yapay zekayı ataerkiye tepki araçlarından biri olarak sununca bu his kayboldu. Yine de sistemin atadığı erkeklik kalıpları yapay zekanın içinde de mevcuttu. Film çıkışında basın ekibi olarak hızlıca Letterboxd’dan puanlarımızı verdik. Sonrasında kendi aramızda tartışmaya başladık: Yapay zekayla partner olduğunuzda ataerkil düşünce kalıplarından kaçabilir misiniz? Yapay zeka ve ona dair talepler, içinde bulunduğu toplumun kültürel kodlarından ne kadar azade olabilir? Kafam bu sorularla hala meşgul olsa da filmde yapay zekadan talep edilenin hegemonik erkeklik (her toplumun ve dönemin kendisine uygun mubah erk yaratışı ve arayışı) olduğunu gördüm.

Muhteşem Zaman Makinesi (The Fabulous Time Machine) filmi dünyadaki gerçekliğiyle beni koltuğumda çaresiz hissettirerek başladı. Sonrasında dünyadaki gerçekliğiyle beni göklere çıkarttı ve makinesine aldı. Çocuklar üzerinden cinsiyet eşitsizliğinin okumasını yapmak aradaki uçurumu daha görünür kılıyordu. Aynı yaşlarda kız çocuklarının ve erkek çocuklarının oyun oynama ve oyun kurma biçimlerine bakıldığında sosyalizasyonlarındaki farklılığı görmemek mümkün değildi. Bir sahnede kızlar kapının önünü süpürürken erkekler topla oynuyordu. Kızların oyunlara, film çekmeye ve hayallerine sarılmaları… Keyifli açılışın ardından asıl açılış için Opera binasına geçtim.

Opera her yıl olduğu gibi Süpürge’nin havalanmasına ev sahipliği yapıyordu. Festivalin kırmızı açılış kurdelesi, “makas kesmiyor” şakası olmadan Şenay Gürler ve Yetkin Dikinciler tarafından kesildi. Bohçamızdaki aynı kalan dinamikler demiştim. Şenay Hanım’ın ve Yetkin Bey’in Süpürge’ye gönül bağıyla bağlı olarak gerçekleştirdikleri sunumları, çok sevdiğim aynı kalan dinamiklerden biridir. Açılış öncesi gazetecilerle röportaj yaptılar ve gördüm ki ikisi de ayrı ayrı bu sahneye yakışıyor olmalarının yanında fikirleriyle, hayat görüşleriyle önümüze ışık tutuyorlardı.

Festival tanıtım filmiyle başlayan gece; film fragmanları ve ödüllerle devam etti. Ödül alan konukların konuşmaları esnasında her sene göğsümüzün ortasında coşku yaratan bir konuşma oluyordu; bu sene ise o konuşma Genç Cadı Ödülü sahibi Ece Bağcı’dan geldi. Bilge Olgaç Başarı Ödülü’nü alan Dilde Mahalli konuşmasında “Eve vardım, bir arada oldukça güçlüyüz” dedi. Mahalli, dayanışma aracımız olan bir arada oluşumuza vurgu yaptı. Onur Ödülü’nü Emel Göksu kızı Fadik Sevin Atasoy’dan aldı; bu sahnede sadece kendisini değil çocuklarını da yetiştirdiğini anlattı.

“Çiçek Mi Dediniz?” afişinin önünde fotoğraflarımızı çektirdik, sevdiklerimizi kucakladık ve bir sonraki gün görüşmek üzere kısa bir veda ettik.

2. Gün

Sevgili Festival Günlüğüm;

İkinci günden merhabalar. Bugün Sanatla projesi kapsamında gerçekleşen kısa film atölyeleri başladı. Sabahın erken saatlerinde katılımcılar Dilde Mahalli ile film üretimi üzerine söyleşi için buluştu.

ENKİ; kültürel etkinliklere teknoloji ve topluluk ortağı olan sosyal bir girişim olarak kendisini tanımlamaktadır. Filmlerin sonunda çıkan QR kodla filmleri puanlayabileceğiniz, yorum yapabileceğiniz bir oluşumdur. Bu festivalde de bizi yalnız bırakmadılar. Bu sene hangi film festivaline gittiysem ENKİ oradaydı. Arkadaşlık ve sinema temelli olan platformları, gün geçtikçe kullanıcıların isteklerine yönelik sürprizlerle karşımıza çıkıyor. Bunun için de festivali yakından takip ediyorlar. ENKİ ekibinden Firdevs Su Aydın aramızdaydı, yakalamışken fotoğrafını çektim.

Bugün Yo, Aşk Asi Bir Kuştur (Yo, Love Is A Rebellious Bird) filmini izledim. Çok sevgili arkadaşım Dalım, “Bu filme gir, kesinlikle ağlarsın” dedi. Gözlerimdeki baraj kapakları açıldı. Yo; çocukluğundan itibaren içinde bulunduğu toplumdan farklı düşünen ve kalıplardan taşan bir kadındı. Yaşlılık, kadınlık, dostluk, özgürlük ve minyatür ev… Anna, sevdiği dostunun ölüme yaklaşmasıyla yas sürecini sanatsal bir üretim biçimine dönüştürerek karşımıza çıktı. Film bir yandan Yo’ya edilen bir veda olarak görülse de onunla yokluğunda yeniden nasıl bağ kurulabileceğini gösterdi. Filmin en başında Yo’nun öleceğini bilsek de kendimizi ağlamaktan alıkoyamadık. Basın ekibinden arkadaşım İlknur’la filmi izlerken birbirimize bakamadık, ikimiz de mahvolmuştuk. Filmin duygusallığı dramatik sahnelerinden gelmiyordu. Olanı olduğu gibi, ölümü yaşam gibi doğal ve kabullenici bir şekilde anlatıyordu.

Uçan Süpürge’ye gelen seyircilerle yüz aşinalığımızı bir üst seviyeye taşımak istedim. Meltem Hanım, katıldığım ilk festivalden beri gördüğüm ve öykünerek baktığım biriydi. Filmlere her gün gelir, filmden sonra diğer bir filmi beklerken kitap okur, bazen sohbet eder, bazen de notlar alırdı. Kendisiyle tanışıp küçük bir röportaj yapma şansı yakaladım. Şu an 75 yaşında olan Meltem Ogankulu, 2006 yılında Uçan Süpürge tarafından En Sadık Seyirci Ödülü’nü almıştı. Doktorluk yaptığı zamanlarda izinlerini festivaller için sakladığını söyledi. Festivalde tanımadığımız yönetmenleri ve filmleri tanımamız için seçkinin önemli olduğunu ve bunun devam etmesi gerektiğini iletti. İlk Uçan Süpürge’den bu yana her sene gelmiş. Gerçekten de aldığı ödülün hakkını veriyordu, enerjisiyle benim için ilham kaynağı oldu.

3. Gün

Sevgili Festival Günlüğüm;

Üçüncü gün Özlem Çıngırlar’ın atölyesiyle başladı. Özlem Hanım’ı iki sene önce Kayıtsız filmiyle Süpürge’de tanımıştım, iletişimi koparmadık. Kendisini çevresindekilerin yeşillenmesine olanak sağlayan ve yeni başlayanlara el vermekten çekinmeyen birisi olarak görüyorum. Atölyesi de bilinç yükseltme toplantılarına benziyordu. “Sizlere Kayıtsız ve Gölgesiz arasındaki sıkışmışlığı anlatacağım” diyerek sözlerine başladı. Üretim sürecinde karşısına çıkan zorlukları anlatarak atölyeye gelenlere film yapmanın doğrusal bir süreç olmadığını, ilk filminizi yapmış olsanız dahi ikincinin garantisi olmadığını anlattı. Atölyenin konu akışı şu şekildeydi: başlama süreci, kopuş ve yeniden bağlanış… Sadece film sürecine değil, hayattaki sürecimize dair bir bilinç yükseltme toplantısına dönüştü. Festival boyunca en kalabalık hissettiğim andı. Sessizliğimin sebebi, dinlediklerimin içimde sönmüş fırtınaları tekrar ayaklandırmasıydı. Katılımcıların da yaşadıkları sektörel zorlukları dinledik. Ve bu zorlukların “erk” olmamaktan kaynaklandığı gerçeğiyle canımız bir kez daha sıkıldı.

Özlem Hanım’ın “pasif aşınma” diye tabir ettiği şey; zamanla insanın yaptıklarını kemiren, insana kendisini sorgulatan ve onu vazgeçme noktasına getiren şeydi. Görünürlüğün azaltıldığı, üretmemeniz için yavaş yavaş sizi kemiren pasif aşınma… Özellikle yönetmen kadınlar buna maruz kalıyordu. “Kendi sesinizi duyamayacak kadar aşındırıyorlar sizi.” Tabii ki atölye bu noktada bitmedi. Özlem Hanım, kendi sesini duyamadığı noktadan Gölgesiz filmiyle çıktığını söyledi. Yeniden ayağa kalkma sürecinde üretime, sevdiği işe sıkı sıkı tutunduğunu ifade etti. Sanırım vazgeçmemek bizler için güçlenmek demekti ve aşındırıcılar için ise kan kaybı demekti. Diğer yandan günümüz koşullarında sinemayı salt gelir kaynağı ve meslek olarak görmemenin hem üretimsel hem de ekonomik olarak özgürleştirici olduğundan bahsetti.

Bugün iki film izlemek için çıktığım yolda tek filmle günü kapattım. Mundurukuyü: Balık Kadınların Ormanı (Mundurukuyü: The Forest Of The Fish Woman) filmini izledim. Filmde kadınlar tarihlerini, mitlerini ve inanışlarını aktarma biçimi olarak sinemayı seçmişlerdi. Silah olarak medyanın gören gözünü kullanan Mundurukuyü kadınları, topraklarını ve kültürlerini koruma savaşı veriyorlardı.

Bugüne dair şundan eminim ki bir sinema salonunu bu kadar kalabalık görmemiştim. Akşam 19.00 seansı filmlerinin bitiş saati, 21.30 seansı filmleriyle çok yakındı. O yüzden iki seansa gelenler çakıştı ve bir noktada bu kalabalık benim deneyimlediğim en yüksek noktaya ulaştı. Dijitalleşen dünyada sinemalar boşalıyor söylemine karşıt bir söyleme gerek yoktu ve şu an sadece bakmak yetiyordu.

4. Gün

Sevgili Festival Günlüğüm;

Açık yüreklilikle söylemeliyim ki bugün yoktum.

5. Gün

Sevgili Festival Günlüğüm;

Yavaş yavaş festivalin sonuna geldik. Özgü Namal bir röportajında sinemanın bir çılgınlık hali olduğundan bahsediyordu. Gerçekten de festivaller bir çılgınlık hali. Sabahın erken saatlerinde filmler izlemeye başlamak, tüm günü sinemada geçirmek ve gece saat on ikiye gelirken balkabağına dönüşmeden söyleşileri takip etmek… Ve sonra uyuyup uyanıp bunu beş gün sürdürmek. Aynı gibi görünen ama farklı duygulara, dünyalara bizi sokan beş gün. Bazen film izlemek yerine fuayede yazı yazıyorum, arkadaşlarımla sohbet ediyorum ya da dinleniyorum. Bu anlarda insanların filmlere girişleri ve filmlerden çıkışları arasında koca bir anlam dünyası farkı görüyorum. Ben o sırada kendi dünyamda kalırken onlar yeni dünyalarla tanışmış, yeni dertler edinmiş, belki de yeni umutlarla dolmuş olarak çıkıyorlardı. Seanstan çıkan arkadaşlarım “Naber?” dediğinde “Aynı” cevabını veriyordum ve aynı soruyu ben sorduğumda asla “Aynı” cevabını almadım. Artık nehir akmıştı, yıkananlar da başka yere gitmişti ve gelmişti.

Bugün üç filmle günü tamamladım. Hayalet Okul (Ghost School)’da korku filmi izlemeyi bekliyordum. Çocukken cinli perili filmler kulağa daha korkunç geliyordu. Büyüdükçe korkularımın değiştiğini anladım. Benim için patriyarka; cinden periden öte bir gerçeklikte ve öte bir korku noktasındaydı. Patriyarkayı kovmak cinleri kovmaktan daha zordu. Yine de sistemin gösterdiği yoldan dümdüz gitmeyenler, etrafından dolanarak hayallerini gerçekleştirebiliyordu.

Bu sene Onur Konuğu olarak Lucia Murat, festivalin ilk gününden beri her an yanımızdaydı. Ankara’yı çok merak ediyordu; bu sebeple ona ve FIPRESCI jürisine gezi rotası belirlenmişti. Arkadaşlarımdan duyduğum kadarıyla bugün Ulucanlar Cezaevi’ni ziyaret etmişlerdi. Lucia’nın filmlerini henüz hiç izlememişken içimden “Acaba başka bir müzeye mi gitselerdi?” demiştim. Sonrasında Yaşadığını Görmek Ne Güzel (Que Bom Te Ver Viva) filmini izledim. Ve her şey o zaman daha anlaşılır oldu. Belki bir haftadır Lucia’yı her gün görüyordum ama ona bakmayı şimdi öğrenmiştim. “Lucia’nın sinemasını o gittikten sonra izlersem ve filmlerine bayılırsam içimde ukde kalır” düşüncesiyle yola çıktım. İyi ki Lucia gelmiş ve iyi ki filmini izlemişim! Film sonrası söyleşiye katılamamış olsam da onun bu olayların içinden çıkıp gelmiş biri olduğunu biliyordum. Filmde, askeri diktatörlük döneminde siyasi mahkum kadınların yaşadığı işkenceyi ve sonrasında hayata tutunma çabalarını öznelerin dilinden dinledik. İşkence görmüş biri olmanın toplum gözünde bir yere koyulamadığını anlatan bir sahnede, insanlara o günlerden bahsederken dümdüz bir ifadeyle anlattığı bir an vardı. Etrafındaki insanların paniğini, acımasını, ne yapacağını bilemeyişlerini gözlemlediğini ve bundan keyif aldığını anlatıyordu.

Murat’la ilgili söyleyeceklerim bitmedi, sanırım bugünümü ona adıyorum. Söyleşi sonrası Kült’ün arkasında koltuklu odada dinleniyordu. Birlikte bizlere Çankaya Belediyesi’nin gönderdiği kaşarlı sandviçi yedik. Festival gönüllüleriyle diyaloğu çok tatlıydı. Lucia Murat’la birlikte sandviç yemedim demem bu saatten sonra…

Günün son filmi Kuru Taşın Başı (On The Dry Rock) oldu. Yusufeli Barajı’nda olan biteni bölge halkının ağzından dinlediğimiz ve oradaki hayvanların da gözünden gördüğümüz bir filmdi. Yeşim Ustaoğlu ve Selen Heiz katılımıyla gerçekleşen söyleşide bana düşen fotoğraf çekmekti. Belgesel; bölge halkının yasını, öfkesini ve içinde bulunduğu çıkmazı olduğu gibi aktarıyordu. Saat gece on ikiyi geçerken söyleşi hala devam ediyordu. Filme dair unutamayacağım an “Ölülerimizin kemiklerini sırtımızda taşıdık” cümlesi oldu. Ustaoğlu; yalnızca toprağın bir nimet, bir ekmek kapısı olarak yok olmadığını, binlerce yıldır biriktirdiği tüm değerlerin de yitirilmiş olduğunu söyledi.

Kafamda bir sürü dünyayla, ihtimallerle günü kapattım.

6. Gün

Sevgili Festival Günlüğüm;

Süpürge ağzımıza bir parmak bal çaldı ve bizi bıraktı gibi hissediyorum. Çok çabuk bitti. Göklerden yere yaklaşmanın zamanı geldi; bir sene boyunca yerde dolaşıp tekrar yükseklere çıkacağımız bu anları bekliyor olacağız. Miyazaki’nin Küçük Cadı Kiki filminde Kiki’nin süpürgesinin özel gücü bir noktada bitiyordu. Kiki misali bir süreliğine uçmaya ara veriyoruz ama elbette cadılık baki.

Sessiz Dost (Silent Friend)’la bu festivali kapatıyorum. Film, “Çiçek Mi Dediniz?” konseptine çok uygundu. Çiçekleri pasif ve sessiz bir kabullenici olarak gören herkese onların, bizim algılayamadığımız biçimde aktif ve varoluşlarının yeterince gürültülü bir mücadele olduğunu gösterdi. Bu filmi kırmızı koltuklu salonda izlediğim için mutluyum çünkü süre itibarıyla yan salonda izlemek zorlayıcı olabilirdi. Özel gösterim için seçilmiş harika bir filmdi. Asırlık Ginkgo ağacının tarihin farklı dönemlerinde üç insanın hayatına tanıklık ve dostluk edişini anlattı. 1908’de Grete’nin bölüme kabul edilen ilk kadın olmasıyla başlayan hikaye, hem tarihi perspektifle hem de Grete’nin mücadelesiyle dolu doluydu. 1972’de aşık bir öğrencinin, aşkıyla kurduğu bağı bir sardunya ve ginkgo ağacıyla aktarmasını izledik. 2020’de pandemideki kapanmayla birlikte üniversitede yalnız kalan ve bilimsel araştırmalar yapan profesörün hikayesine şahit olduk. Bu üçünün ortak noktası; yalnızlıklarını, sessiz bir dost olan doğanın sesini dinleyerek dindirmeleriydi.

Film sonrası kapanış için ufaktan hazırlıklar başlamıştı. Kapanış töreni Çağla’nın samimi sunumuyla gerçekleşti. Vakfın Sanatla projesi kapsamında Suriye’de çekilen iki kısa film gösterildi. Yakın zamanda kaybettiğimiz Marjane Satrapi’yi anmak üzere FIPRESCI jürisi konuşmasını gerçekleştirirken Nadia, Satrapi’yle ayrı bir bağı olduğunu, onunla tanışmış olmaktan çok mutlu olduğunu ve kaybından dolayı üzüldüğünü dile getirdi. Ece Vitrinel ise Satrapi’nin sinemasının etki alanının büyüklüğünü “Filmlerini izlememiş olsanız bile sahneleri bir yerlerde karşınıza muhakkak çıkmıştır” diyerek vurguladı.

Derken gecenin en önemli anlarından olan ödül açıklandı. Yo, Aşk Asi Bir Kuştur (Yo, Love Is A Rebellious Bird) ödülü kazandı. Gerçekten festivalde benim favorimdi ve çok mutlu oldum. Enki’nin Seyirci Ödülü’nü ise tam puan alarak Yaşadığını Görmek Ne Güzel (Que Bom Te Ver Viva) kazandı. Kazanan filmleri izlemiş ve öncesinde beğenmiş olmanın gururuyla, sinemadan biraz da olsa anladığımı düşünmeye başladım. Şaka bir yana bu sene seçkide ağırlıklı olarak belgesel izledim. Seçkideki belgeseller çok katmanlıydı; ilk katı çoğunda umutsuz bir noktadan, maruz kalınan sorunlardan bahsedilerek başlasa da ortasına bir mücadele ve üst katına gerçeklikle harmanlanmış umutlar eklenmişti. Seçkinin karanlık olmaması festivalin anlam ve önemi için önemliydi. Nihayetinde alkışlar ve kapanış… Kült’ün alt katında küçük bir veda gerçekleştirdik.

Festivale yıllardır gelen birkaç dostumla birlikte ortak fikrimiz şu: Evet, filmler mücadele etmenin bir biçimiydi, evet sinema güzeldi ama bizim bu festivale esasen katılma amacımız asla yalnız hissetmemekti… Burada kurduğumuz bağın ve ortaklığın sırt sıvazlayıcı yanı için bu festivale geliyorum, geliyoruz. Gecenin ilerleyen saatlerinde Manifest ve 90’lar Türkçe Pop türlü türlü dans figürleriyle hakimiyeti ele geçirdi. Birbirimizi kucaklayarak 29. Festivali sonlandırdık.

Kapak Fotoğrafı: Bedirhan Bilgi

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap

Bu internet sitesinde, kullanıcı deneyimini geliştirmek ve internet sitesinin verimli çalışmasını sağlamak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Bu internet sitesini kullanarak bu çerezlerin kullanılmasını kabul etmiş olursunuz. Kabul Et Daha Fazlası...