Ana sayfa » The Suicide Squad: Olması Gereken Her Şey

The Suicide Squad: Olması Gereken Her Şey

Yazar: Sadık Dişli

The Suicide Squad: Olması Gereken Her Şey

Pandemiden dolayı ertelenen 2021 yapımı olan The Suicide Squad’ın yönetmenlik koltuğunda, Marvel Sinematik Evreni’nden aşina olduğumuz, Galaksinin Koruyucuları serisinin yönetmeni James Gunn oturuyor. Filmin şatafatlı ve zengin oyuncu kadrosunda ise Idris Elba (Bloodsport), Margot Robbie (Harley Quinn), John Cena (Peacemaker), Joel Kinnaman (Rick Flag), Viola Davis (Amanda Waller), Daniela Melchior (Ratcatcher Two), David Dastmalchian (Polka-Dot Man), seslendirmesiyle Sylvester Stallone (King Shark) ve Peter Capaldi (Thinker) bulunuyor.

Açıkçası Suicide Squad ismi DC Genişletilmiş Evreni’nde günümüze kadar sancılı bir yolculuk geçirdi. Warner Bros.’un Marvel Sinematik Evreni’ne rakip olarak tasarladığı bu evrende 2016 yapımı Suicide Squad evrenin üçüncü filmiydi. Yönetmenliğini ‘’Fury’’den aşina olduğumuz David Ayer’in Suicide Squad’i oldukça iyi bir pazarlama stratejisinin ardından bizlerle buluşmuştu ve korkunç eleştiriler almıştı; haksız da değillerdi, film gerçekten çok kötüydü. David Ayer, Batman v Superman’e gelen berbat eleştirilerin ardından Suicide Squad’in direkt içeriğine müdahale eden Warner Bros.’u suçlasa da Suicide Squad her yanından dökülen bir yapımdı; bolca istenilen #AyerCut bile o yapımı kurtarabilir mi emin değilim. Sonuç olarak Batman’in, Joker’in göründüğü Suicide Squad izleyiciler ile bütünleşememiş ve bir hayal kırıklığı yaratmıştı; Warner Bros. hedeflemiş olduğu Galaksinin Koruyucuları’nın başarısına yaklaşamamıştı bile. Suicide Squad ismini kurtarabilecek tek isim de elbette Galaksinin Koruyucuları’nın arkasındaki isim James Gunn idi, nitekim de öyle olmuş.

2016 yapımı filmden farklı olarak başında ‘’The’’ bulunan bu film yine DC Genişletilmiş Evreni’nde geçiyor ama bir devam filmi ünvanı taşıdığını söylemek güç çünkü ilk film ile neredeyse bir bağlantı bulunmuyor. Filmimizin konusu, Amanda Waller’ın imzasını taşıyan bu ekibin Corto Maltese adasında ‘’Starfish Projesi’’nin izlerini yok etmek, bu yapımda da ilk filmden bazı karakterleri görebiliyoruz. Yazının bundan sonraki kısmı spoilerlar içeriyor, uyarmadı demeyin. Fragmanlarda ve posterlerde gördüğümüz, başını Michael Rooker’ın karakterinin çektiği, ilk filmden aşina olduğumuz Captain Boomerang ve birçok karakter filmin ilk sahnelerinde düşman ekiplerin dikkatini dağıtmak amacıyla ekrana veda ediyorlar, korkunç bir şekilde ölüyorlar. Filmin R-Rated unsurunun sürpriziyle daha ilk sahnelerde yoğunca tanışmış oluyoruz.

Filmden önce birçok tereddütümüz vardı, bunlar 2016 Suicide Squad’dan kaynaklanıyordu. Gunn filme öyle bir hızla giriş yapıyor ki filme olan endişeniz adeta bir güvenceye dönüşüyor ve rahatça arkanıza yaslanabiliyorsunuz. Filmin bir an bile düşmeyen akıcı ve hızlı bir temposu ve doyurucu bir aksiyonu var. Bunlara rağmen Gunn yazdığı senaryoda karakterleri bizlere tanıtmayı başarabilmiş, motivasyonlarını düzgünce aktarabilmiş ve ekip içi dinamiği sağlamayı çok güzel başarabilmiş. Daha sonra da değineceğim üzere, Gunn filmin adı olan ‘’İntihar Timi’’ ünvanını çok güzel vermiş. Film adeta David Ayer’in başaramadığı her şeyi bu iş böyle yapılır diyerek ders niteliğinde cevaplamış. Filmin R-Rated oluşu, bizlere bolca kanlı aksiyon, bolca küfür gösteriyor ve bu Gunn’ın yakaladığı tona oldukça uymuş. Idris Elba karakterini kendi standardında gayet iyi canlandırmış, Daniela Melchior’un Ratcatcher’ı ve David Dastmalchian’ın Polka-Dot Man performansları kesinlikle güzel bir sürpriz olmuş. İlk filmde hiç bir karakteri anlayamazken onlardan uzak dururken Gunn’ın burada en azından  Polka-Dot Man’in sorunlarını aktarabilmesi bile filme yazılan artılardan biri. F9’da berbat bir performans sergileyen John Cena ise burada kendi karakteri ile bütünleşebilmiş ki bizim de buna ihtiyacımız vardı; yine James Gunn’ın başında olduğu dokuz bölümlük Peacemaker dizisi boşuna gelmiyor. Bolca karakter olsa Gunn herkese gerektiği kadar vakti, motivasyonu ve diyalogu ayırabilmiş; kimse boş bir karaktermiş gibi hissettirmiyor.

İlk filmde utanmamıza sebep olacak kadar kötü mizah dozajı bu filmde o kadar kararında olmuş ki ayrı bir tebriği hak ediyor. Gunn, Galaksinin Koruyucuları serisinde de bizleri bolca güldürmeyi başarmış olsa da özellikle Galaksinin Koruyucuları Vol. 2’de sahneyi baltalayan gereksiz bir mizah dozajı gözlerden kaçmamıştı. Bu filmde ise ciddiyet ve mizah seviyesi muhteşem bir sınırda tutulmuş, yer yer gülsek de bazen oldukça ürkütücü anlar görmüş oluyoruz. King Shark filmin kesinlikle parlayan yıldızlarından biri, filmin mizah unsurunun büyük bir kısmını taşıyor. En basitinden aslen bir Justice League villain’ı olan Starro’nun yeri geldiğinde izleyiciye gerçek bir tehdit unsurunu geçirebilecek kadar ürkütücü olsa da yeri geldiğinde de oldukça absürt görüntüsüyle bir mizah unsuru olarak da kullanılabilmiş. Bolca sürpriz ölüm gördüğümüz bu film de, karakterlerin intihar etme görevine çıktığını başarılı bir şekilde aktarabilmiş, yakalanan dozajında ton ise bu duruma oldukça yardımcı olmuş. Özellikle Peacemaker tarafından barışı koruma amacıyla öldürülen Rick Flag, kendi zirvesine ulaştıktan sonra Starro tarafından öldürülen Polka-Dot Man oldukça beklenmedik oldu. Ayrı olarak bahsetmek istediğim ise David Ayer’in bir cinsellik objesi olarak kullandığı Harley Quinn’in bu filmde Gunn tarafından ne kadar efektif ve güçlü olarak kullanıldığıydı. Bu iki filme bakınca, sinemada yönetmenlik unsurunun ne kadar azımsanamayacak bir ölçüde olduğu rahatça anlaşılabiliyor.

Toparlamak gerekirse, The Suicide Squad kesinlikle beklediğimiz her şeyi bize verebiliyor, beklemediğimiz güzellikleri de bize sunabiliyor ve tadına doyum olmayan bir iki saat geçirebiliyor. James Gunn bu filmde kesinlikle kendini bulmuş ve film çıkışı yine ondan bir ikinci film istemeden duramıyorsunuz. Filmin after-credit kısmında Bloodsport tarafından vurulan Peacemaker’ın aslında ölmediğini görüyoruz, buradan yine onun dizisine bağlantı kuruyoruz ve meraklanıyoruz. Filmden sonra filmin soundtrack’inde bulunan Grandson’un ‘’Rain’’ isimli parçasını tavsiye ediyorum, her ne kadar bu film 2016’daki yapımın müziklerini geçemese de altında da kalmıyor. DC Genişletilmiş Evreni her ne kadar uzun yıllarca geleceği planlanmış Marvel Sinematik Evreni’ne yaklaşamamış, yaklaşamayacak olsa da The Suicide Squad gibi güzel bir yönetmenlik sergilenmiş filmler bu evrene olan umudumuzu tazeliyor. Eleştiri camiası ile arası pek de iyi olmayan DC bu filmle beraber bunu aşmış gözüküyor, yapıma gelen eleştiriler oldukça iyi bir seviyede. DC markası her ne kadar Warner Bros. ile cebelleşse de iddiasını her zaman sürdürüyor ve sürdürecek, yeter ki gelecekte de işinin ehli, doğru isimlerle çalışılsın. Bu marka için başarı çok uzakta değil.

The Suicide Squad: Olması Gereken Her Şey

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap