The Last House: Yağmurla Gelen Esaret
7 Ağustos’ta Netflix’te yayınlanan The Last House, gizemli bir yağmurla birlikte herkesin evlerinde kapalı kaldığı ve dışarı çıkamadığı dönemde bir ailenin bu durumla nasıl baş ettiğini izlediğimiz bir bilimkurgu gerilim filmi.
Başrollerinde Greta Lee (Ann) ve Narcos dizisinin Pablo Escobar’ı Wagner Moura (Jason) yer alırken, yönetmen koltuğundaysa birçoğumuzun Now You See Me filmiyle hatırlayacağı Louis Leterrier var.
Bu isimler beklentimizi yükseltiyor değil mi? Gelin, The Last House bu beklentileri ne denli karşılıyor, birlikte konuşalım.

The Last House: Yağmurla Gelen Esaret
The Last House filmini ilk yarı ve ikinci yarı olarak değerlendirecek olursak;
Birlikte dışarı çıkmak üzere olan Delgado ailesi, yağmurun yağmaya başlamasıyla kapılarının, pencerelerinin ve dışarı çıkmalarını sağlayacak diğer tüm alanların kapanmasıyla evlerinde sıkışıp kalıyor. Sadece onlar da değil, herkes aynı durumda. Yalnızca kâğıtlara yazdıkları yazılarla pencerelerinden komşularıyla iletişim kurabiliyorlar ve işin kötü yanı, hiç kimse yaşadıkları bu durumla ilgili hiçbir şey bilmiyor.
Zaman geçtikçe ve hiçbir haber alamadıkça umutları ve hayatta kalmak için imkânları tükenen aileler bir bir eksiliyor. Bu durumun daha ne kadar süreceğini bilemeyen Delgado ailesiyse hayatta kalmak için uzun vadeli çözümler aramaya girişiyor. İmkânların el verdiği ölçüde bitki yetiştiriyor, çatıdaki tek açıklıktan kurdukları düzenekle birlikte avlanmayı deniyorlar. Peki, bu durum nereye kadar böyle devam edebilir? Bu noktada da filmi bana göre ikiye ayıran yeni bir durumla karşı karşıya geliyorlar. Bu da filmin tüm dinamiklerini değiştiren, aileyi yeni yollar bulmaya sürükleyen bir maceraya atıyor.

The Last House: Yağmurla Gelen Esaret
Yaşadıkları bilinmezliğin daha ne kadar süreceğinden habersiz olan evin oğlu Graham dışarı çıkmaları gerektiğine inanıyor ve hem ailesiyle hem de karşılarına çıkan yeni sorunlarla yüzleşmek zorunda kalıyor. Bu gelişmeyle birlikte durağan ilerleyen film biraz hareket kazanıyor. Bilinmezliğin onları bulmasını beklemek yerine ilk defa onlar bu bilinmezliğe adım atıyorlar.
Kısacası filmin ilk yarısı biraz daha aile hayatı, anne babanın çocuklar için her şeyi normalize etme çabası ve biraz da dramla geçse de ikinci yarısı; gerilimin ve maceranın yükseldiği anlarla karşımıza çıkıyor. Neyle karşı karşıya olduklarıyla oldukça yakından tanışan aile, bu durumla nasıl savaşacağının ve kendilerini nasıl koruyacaklarının yolunu aramaya girişiyor.
Filmin duygu ve olay dinamiklerinin birbirinden çok ayrıştığı bu ilk yarı ve ikinci yarı tek bir noktada birleşiyor; umut etmekten vazgeçmemek.

The Last House: Yağmurla Gelen Esaret
Yönetmen Etkisi
The Last House’un yönetmeninin Louis Leterrier olduğunu düşündüğümüzde, gerilim ve bilimkurguyu bizlere macera filmi tadında sunması hiç de sürpriz sayılmaz diye düşünüyorum. Yönetmenin bu alandaki başarısı aşikârken, The Last House’da neden bu yeteneğini tam olarak ortaya koymadı diye sitem etmekten de kendimi alamıyorum. Film ne bilimkurguya doyuruyor ne gerilimi tırmandırıyor ne de macera hissini canlı tutmayı başarıyor. Her şeyden biraz var ama bir bütün oluşturulduğunda yarım kalan bir film oluyor.
Filmin çıkış noktası olarak seçtikleri yağmurun gizemli yapısının sırrıyla izleyici ancak filmin sonunda karşılaşıyor. Filmin içinde bu konuyu destekleyen tek bir an yaşanıyor, onda da o ipucunun peşinden gitmiyorlar. Bu basit etmen bile filmi hareketlendirebilecekken yine tekdüze anlatıma devam ediyorlar.
Bana göre, başı ve sonu birbirine tutturulmuş, araya ise durağan bir hikâye sıkıştırılmış bir film olarak kalıyor. İşin iyi yanı, oyunculukların kalitesinden olsa gerek çok da sıkılmadan filmin sonunu getirebiliyoruz.

The Last House: Yağmurla Gelen Esaret
Oyunculuklara Değinelim
Filmin kendi içindeki hikâye zayıflığından dolayı oyunculuklar başarılı olsa da parlamıyor. Yine de bence bu hikâyedeki baba rolünü canlandıran Wagner Moura, tüm filmi ayakta tutan en önemli karakter. Karşılaştıkları bu olaya bir an önce uyum sağlayıp “bir baba o durumda ne yapar” sorusunun karşılığını tam anlamıyla bizlere sunuyor. Büyük bir inançla oynuyor. Açıkçası onun o inancı, filmle ilgili beklentilerimi artıran tek etmendi. Belki film bizleri yeteri kadar doyurmadı ama Wagner Moura ve Greta Lee ikilisini böylesine zor bir durumdaki anne baba rolünde izlemek keyifliydi. Olanaklar ne kadar kısıtlı olsa da anne ve baba olmanın şartlardan bağımsız birer olgu olduğunu hatırlattılar. Özellikle filmin durağan bölümlerinde hissettirdikleri duygularla izleyiciyi ekran karşısında tutmayı başardılar.

The Last House: Yağmurla Gelen Esaret
Son Söz
The Last House, Arthur C. Clarke’ın “Bu gezegene Dünya demek ne kadar uygunsuz, oysa burası açıkça Okyanus.” sözüyle başlıyor. Bitişi de aynı sözü kanıtlar nitelikte oluyor. Ancak ne yazık ki sonunda verilen mesajı filmin geneliyle çok da bağdaştıramadığım için The Last House, bilimkurgu tarafında sahip olduğu potansiyelin oldukça gerisinde kalan bir iş oldu benim için. Yağmur ve su teması bilimkurgu için heyecanlandırıcı öğelerden olabilecekken çok sığ bırakılmış maalesef. Bu da filmin değerinin daha da düşmesine sebep oluyor.
Ekranom Puanı: 5.9/10