Anasayfa İncelemelerFilm İncelemeleriThe Odyssey: Eser mi, Yoksa Ürün mü?

The Odyssey: Eser mi, Yoksa Ürün mü?

Yazar: Tolga Taşan
The Odyssey: Eser mi, Yoksa Ürün mü?

The Odyssey: Eser mi, Yoksa Ürün mü?

2026 yılının, sanırım, en çok beklenen filmi The Odyssey nihayet vizyona girdi.

Çağımızın en büyük yönetmenlerinden biri (hatta birçok insana göre en büyüğü) olan Christopher Nolan’ın yönetmenliğinde çekilen; insanlık tarihinin en önemli yazarlarından Homeros’un aynı adlı eserinden uyarlanan bu üç saatlik destan yorumu, Matt Damon, Tom Holland, Anne Hathaway, Zendaya, Robert Pattinson, Elliot Page, Travis Scott, Charlize Theron ve Jon Bernthal’den oluşan güçlü oyuncu kadrosuyla sinemaseverlerin karşısına çıktı. Bu nedenle filmi kesinlikle izlemek gerekiyor.

Filmin IMAX formatı için çekildiğini de hatırlatmakta fayda var. Eğer filmi IMAX dışında bir salonda izlerseniz, bazı sahnelerde görüntünün yarısından fazlasını kaçırmış olacaksınız. Zaten filmin alametifarikası da bu görsel-işitsel deneyimden besleniyor olması.

Spoiler vermeden kısaca bahsetmek gerekirse; Truva Savaşı’nın kahramanlarından biri olan Odysseus’un savaşın ardından yıllar süren eve dönüş yolculuğunu, bir yandan da oğlu Telemakhos’un kayıp babasının izini sürmesini izliyoruz.

Şahane sahneler, inanılmaz epik anlar ve başarılı oyunculuklar var. İzlemeyi düşünüyorsanız hiç vakit kaybetmeden gidin.

Yazının geri kalanında ise filmi izleyenlerle, yapımın hem sevdiğim hem de maalesef beni hayal kırıklığına uğratan yönlerini konuşalım.

The Odyssey: Eser mi, Yoksa Ürün mü?

The Odyssey: Eser mi, Yoksa Ürün mü?

Kısa Bir Giriş Bölümü

The Odyssey‘nin vizyona girişinden yaklaşık otuz asır önce Homeros tarafından kaleme alınmış iki muhteşem destan vardır: İlyada ve Odysseia. Bu iki eser, Truva Savaşı’nı; savaşın öncesini ve sonrasını ayrıntılı biçimde anlatır. Özellikle İlyada, Truva hadisesinin adeta panoramik bir resmini sunar. Bir savaşın neden çıktığını, askerlerin neler yaptığını, halkın ne düşündüğünü, ne yediğini; kralların savaş öncesindeki ve sonrasındaki hâllerini anlatırken, bir yandan da halkın vicdanını, öfkesini ve sevgisini temsil eden tanrıların sesini duyurur.

Odysseia ise bu destanın geniş ölçeğini daraltarak daha kişisel bir hikâyeye odaklanır: Truva Savaşı uğruna yollara düşen İthaka Kralı Odysseus’un yıllar süren eve dönüş yolculuğu. (İlginç bir detay olarak, “Odyssey” kelimesi zamanla İngilizce’ye de sızmış ve bugün “uzun, maceralarla dolu bir yolculuk” ya da “zorlu bir serüven” anlamında gündelik dilde kullanılan bir kelimeye dönüşmüş durumda. Yani Odysseus’un bu on yıllık dönüş hikâyesi, dile öyle bir iz bırakmış ki artık kendi adı bir tür destansı yolculuğun ortak ismi hâline gelmiş.)

The Odyssey de işte bu iki destanı tek potada eritiyor; üzerine biraz da Hollywood süzgecini ekleyerek başarılı bir harmana, kaba tabirle özellikle Amerikan seyircisinin daha kolay tüketebileceği bir anlatıya dönüştürüyor.

Nolan’ın sinema dehası yadsınamaz. Sinemanın eski şaşaalı dönemlerini hatırlatan filmleri bugün neredeyse yalnızca onun üretebildiği, yaşayan sayılı otör yönetmenlerden biri olduğu ve giderek güç kaybeden bir sektörü ayakta tutmaya çalıştığı da inkâr edilemez.

Bu filmde de bunun etkilerini fazlasıyla görüyoruz. Üç saat boyunca tek bir an bile kopmadan izlediğim filmde dikkatim hiç dağılmadı. Hayranlıkla peş peşe akan görüntüleri takip ederken filmin nasıl bittiğini anlamadım bile.

Fakat Nolan da olsanız, yaptığınız doğrular kadar hatalarınız da konuşulmalı. Hele ki çok sevdiğiniz sinemaya karşı işlediğiniz hatalar söz konusuysa.

The Odyssey: Eser mi, Yoksa Ürün mü?

The Odyssey: Eser mi, Yoksa Ürün mü?

Hollywood Tipi Uyarlama Makinesi

Homeros, bu destanı kaleme alırken dönemin sözlü edebiyat geleneğinin tüm imkânlarından yararlanıyor. Şiirsel anlatının içinde Antik Yunan coğrafyasının parçalı yapısına, tanrılara yakarışlara, renklere ve nüktedanlığa bolca yer veriyor. Şarkılar söyleniyor, şakalar yapılıyor, bilmeceler soruluyor; bunlara akıllıca cevaplar veriliyor. Ve eğer ortada bir hata, günah ya da suç varsa, bunun karşılığı en acımasız şekilde veriliyor.

Nolan’ın ise destanın bu renkli taraflarını “epik sinema” ve “karanlık film” tanrılarına kurban ettiğini görüyoruz. Üstelik bunu yaparken, kendi sinemasının özellikle The Dark Knight sonrasında giderek belirginleşen en büyük tuzaklarından birine de yeniden düşüyor.

Daha fragmanlarda gördüğümüz renksiz, tekdüze kostümler ve mekânlar bu tercihin ilk sinyallerini veriyordu. Estetiği adeta English Home kataloğundan çıkmış gibi duran tasarımlar dikkat çekiyordu. Ancak filmin başında bir ozanın (Travis Scott), yalnızca asasını yere vurarak tek bir ritim eşliğinde Truva Savaşı’nı anlatmaya başlamasıyla bizi nasıl bir atmosferin beklediğini anladım. Melodi yok, renk yok; duyguların tamamı törpülenmiş.

Bunu henüz sindirememişken, “epik” olma uğruna tek cümlelik racon repliklerin ardından yüksek sesle patlayan o meşhur “Hans Zimmer usulü bas-bariton korno”lar peş peşe gelmeye başladı. Hikâyeye dâhil olmaya çalışırken maruz kaldığımız bu yarı estetik işkence, neyse ki filmin ilk yarısı tamamlanmadan sona eriyor. Ancak o noktadan sonra film gerçekten nefes almaya başlıyor.

Bu hızlı anlatımın içinde tanrısallık, pagan mitolojisinden çıkıp neredeyse büyücülük seviyesine indirgenmiş; savaşlar ise birkaç kısa kesite sıkıştırılmış. Filmde fiziksel olarak gördüğümüz tek tanrı Athena. O da gerçek ile hayal arasında gidip gelen, varlığı belirsiz bir figür gibi sunuluyor. Sanki çok tanrılı Antik Yunan’da değil de tek tanrılı bir dünyanın içinde yaşıyoruz.

Her biri yirmi dört bölümden oluşan iki destandan meydana gelen, yaklaşık bin sayfalık bir metni üç saatlik bir filme, yani yaklaşık yüz seksen sayfalık bir senaryoya dönüştürmek başlı başına büyük bir başarı. Ancak bunun bedeli de en az başarısı kadar ağır olmuş. Feda edilen bazı unsurlar, filmin duygusal ve kültürel zenginliğini ciddi ölçüde törpülüyor.

The Odyssey: Eser mi, Yoksa Ürün mü?

The Odyssey: Eser mi, Yoksa Ürün mü?

Hollywood Tipi Oyunculuk Makinesi

Filmin oyuncu kadrosunun ne kadar şaşaalı olduğundan bahsetmiştik. Ancak bunun aynı zamanda filmin en büyük problemlerinden biri olduğunu da söylemek gerekiyor.

Öncelikle Tom Holland, Anne Hathaway, Matt Damon ve Robert Pattinson rollerine oldukça iyi oturmuş isimler. Özellikle Telemakhos ve Penelope’nin uzun diyaloglarında filmin duygusal yükünü büyük ölçüde onlar taşıyor. Anne Hathaway’in ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu unutalı uzun zaman olmuştu. Bu film, bunu yeniden hatırlatıyor.

Oyuncuların böylesine yıldız isimlerden oluşması, şüphesiz seyirciyi salonlara çekecek en önemli etkenlerden biri olacaktır. Üstelik bu kadar geniş karakter kadrosuna sahip bir hikâyede, karakterleri tanıdık yüzlerle eşleştirerek seyircinin adaptasyon sürecini kolaylaştırmak da oldukça akıllıca bir tercih.

Fakat bu tercihin önemli bir bedeli var.

Filmin başından sonuna kadar karakterler, oyuncuların yıldız kimliklerinden sıyrılamıyor.

Matt Damon zaten Matt Damon, ara ara Peter Parker’ın hikayesine geçiliyor. Anne Hathaway çok güzel kadın. Robert Pattinson’a da şerefsizlik çok yakışıyor. Aaa şu adam bunu nerede izlemiştim ya ben. Öff geldi yine Punisher, yine Shane Shane triplere giriyor. Zendaya’nın Dune’daki otel reklamı sahneleri sevilince Nolan devamını istemiş. Aa Charlize Theron, aa Elliot Page.

Filmin temel sorunlarından biri tam da bu.

Kısıtlı bir sürede bu kadar fazla karakteri seyirciye tanıtmanın ne kadar zor olduğunu anlıyorum. Ancak bunu sürekli tanıdık yüzlere yaslanarak çözmeye çalışmak, karakterlerin bağımsız bir kimlik kazanmasını engelliyor. Bir noktadan sonra Homeros’un kahramanlarını değil, Hollywood yıldızlarını izliyormuş hissine kapılıyoruz.

The Odyssey: Eser mi, Yoksa Ürün mü?

The Odyssey: Eser mi, Yoksa Ürün mü?

Filmin Akıllıca Tarafları

Koca bir destanı sinemaya uyarlamak, üstelik bunu başı sonu tutarlı ve keyifle izlenebilir bir anlatıya dönüştürmek gerçekten büyük bir marifet. Bunu tekrar tekrar teslim etmek gerekiyor. Elbette bu süreçte kesilen ya da es geçilen pek çok unsur var. Ancak Christopher Nolan, hikâyenin bazı katmanlarını doğrudan göstermek yerine seyirciye hissettirmeyi tercih ederek oldukça akıllıca bir yol izliyor.

Örneğin filmin merkezinde yer alan Truva Savaşı’nı, farklı zamanlarda farklı karakterlerin anlatımlarından dinliyoruz. Ya da Odysseus’un Kalypso’nun yanında tutsak olduğu bölümlerde hafızasını geri kazandıkça, yaşadığı olaylara kendi anıları aracılığıyla yeniden tanıklık ediyoruz.

Bu geri dönüşler elbette Homeros’un metninde de yer alıyor. Ancak Nolan bunları yalnızca anlatmak yerine sinemanın imkânlarını kullanarak göstermeyi tercih ediyor. Bence bu, uyarlamanın en başarılı taraflarından biri.

Bu tutarlılık özellikle zaman kurgusunda kendini gösteriyor. Memento‘da hafızayı, Dunkirk‘te farklı zaman katmanlarını iç içe geçiren Nolan, burada da Odysseus’un anılarını doğrusal olmayan bir anlatıyla aktarıyor. Bu yalnızca biçimsel bir tercih değil; yönetmenin kariyeri boyunca tekrar ettiği “zaman parçalanmış şekilde deneyimlenir” fikrinin Homeros’un destanına uyarlanmış hâli olarak da okunabilir.

Benim en beğendiğim tercih ise savaş görmüş bir askerin yaşayacağı travmanın filme yansıtılış biçimiydi. Travma Sonrası Stres Bozukluğu (PTSD), gerek diyaloglarla gerekse kurgu tercihleriyle oldukça başarılı şekilde hissettiriliyor. Evet, Truva kazanıldı, fakat “ne uğruna?” sorusu filmin başından sonuna kadar peşimizi bırakmıyor. Bu yönüyle film, savaş anlatılarına farklı bir pencere açmayı başarıyor.

Bu açıdan bakınca, geri planda bırakılan tanrısal dokunuşların eksikliği de anlam kazanmaya başlıyor. Komutanlarının kararlarını sorgulayan askerlerin korkuları, açgözlülükleri ve hırslarının doğurduğu sonuçlar tamamen insani bir zemine oturuyor. Kendi askerlerini ölüme göndermiş, cesetlerini bile gömememiş, kibrine yenilmiş bir komutanın vicdan azabı yol boyunca farklı biçimlerde karşısına çıkıyor.

Nihayet evine döndüğünde ise karşısında; evine çöreklenmiş, sofrasını tüketmiş, yatağına ve eşine göz dikmiş insanlar; yas içinde tükenmiş bir eş ve babasız büyümek zorunda kalmış bir oğul buluyor.

Bu yüzden Penelope ile yaptığı konuşma da bir kavuşma sahnesinden çok bir yüzleşmeye dönüşüyor.

Dilenci kılığıyla geri dönüp yeniden taht üzerinde hak iddia etse bile, tahta çıkacak kişinin gerçekten Odysseus olup olmadığı konusunda kimse emin değil. Halk da değil, eşi de değil, oğlu da değil… Hatta Odysseus’un kendisi bile.

Filmin neredeyse bütün dramatik yapısı bu sorunun etrafında kuruluyor. Nolan’ın en akıllıca tercihlerinden biri de tam olarak burada yatıyor.

Odysseus’un dönüşünden sonra onu ilk tanıyan kişi eşi, oğlu ya da yaveri değil, köpeği Argos oluyor. Eski dostunu son kez gördükten sonra Argos’un ölmesi, destanın en dokunaklı anlarından biri. Bu sahneye tanık olan Telemakhos da o an babasının gerçekten geri döndüğünü anlıyor. Bu olayların üstüne Penelope ile yapılan konuşmada ise filmin duygusal kırılma noktası olan; travma sonrası eve dönemeyen bir askerin itirafvari iç döküşü geliyor ki filmin en sevdiğim diyaloğu da buydu.

The Odyssey: Eser mi, Yoksa Ürün mü?

The Odyssey: Eser mi, Yoksa Ürün mü?

Görsel Şölen ve Müzikler

Nolan, tutarlı bir sinema dili kurmaya takıntılı bir yönetmen. Bunu en net biçimde filmlerinin anlatı matematiğinde görüyoruz. Serim, düğüm ve çözüm bölümleri kendi iç kurallarına sıkı sıkıya bağlı ilerliyor. Benzer müzik kullanımları, benzer kurgu tercihleri ve benzer çekim ölçekleri de bu dilin temel parçalarını oluşturuyor. Elbette bunda uzun yıllardır aynı isimlerle çalışmasının da büyük payı var.

Her ve The Fighter gibi filmlerle Hollywood’da adını duyuran, ardından Interstellar ile Nolan’ın vazgeçilmez çalışma arkadaşlarından biri hâline gelen Hoyte van Hoytema, bu filmin de görüntü yönetmeni. Yakaladığı kadrajlar gerçekten etkileyici. Bu kez 70 mm IMAX formatının sunduğu bütün imkânları kullanarak öyle karakteristik görüntüler yakalamış ki filmi yeniden izleme isteğimin en büyük nedenlerinden biri bu görsellik oldu.

Müziklerde ise Nolan’ın Tenet‘ten beri birlikte çalıştığı Ludwig Göransson’u görüyoruz. Ancak bu noktada Göransson’un potansiyelinin, Nolan’ın Hans Zimmer estetiğine duyduğu takıntılı bağlılık yüzünden tam anlamıyla ortaya çıkamadığını düşünüyorum.

Arka planda duyduğumuz Helenistik ezgiler oldukça başarılı. Buna karşın seyirciyi sürekli irkiltmeyi amaçlayan yüksek sesli bakır üflemeli patlamaları artık Nolan sinemasının bir klişesine dönüşmüş durumda. Oysa bu, Hans Zimmer’ın müzikal imzasıydı. Nolan’ın da yıllar sonra kendi sinemasını bu kalıptan biraz daha özgürleştirmesi gerektiğini düşünüyorum.

Görsel efektler konusunda ise yine tipik bir Nolan yaklaşımı görüyoruz. Bilgisayar efektlerine mümkün olduğunca az başvurup pratik çözümler üretmesi, filmin gerçeklik hissini güçlendiriyor. Bu tercihlerini açıkçası oldukça başarılı buluyorum.

Kirke ve Kyklops bölümleri destandaki anlatımlarından epey farklı yorumlanmış. Buna rağmen yapılan sadeleştirmeler filmin bütünlüğüne hizmet ediyor. Özellikle Kirke sahnesinde askerlerin domuza dönüşümünün yoğun CGI kullanımına başvurulmadan verilmesi, sahnenin etkisini artırmış.

Her iki sahnede de filmin tonu kısa süreliğine korku-gerilim atmosferine kayıyor ve bence bu değişim oldukça başarılı.

Buna karşılık devlerle karşılaşma ve Kharybdis girdabı gibi büyük ölçekli sahneler fazla hızlı geçiliyor. Destanın en görkemli bölümlerinden bazıları olmalarına rağmen bu sekanslar, filmin temposu uğruna yeterince derinleşemeden sona eriyor.

The Odyssey: Eser mi, Yoksa Ürün mü?

The Odyssey: Eser mi, Yoksa Ürün mü?

Toparlayalım

Peki The Odyssey bir eser mi, yoksa bir ürün mü? Açıkçası bence ikisi birden.

Nolan’ın uzun yıllar süren Warner Bros ortaklığının ardından Universal çatısı altında çektiği ikinci büyük yapım bu. Oppenheimer‘daki başarının ardından Nolan elindeki IMAX kameraları, dev bütçesi ve yıldız kadrosuyla önümüze kocaman bir stüdyo ürünü koyuyor, bunu inkâr etmenin bir anlamı yok. Ama bu ürünün içine, özellikle Odysseus’un vicdan muhasebesinde ve savaşın insan ruhunda bıraktığı o tortuyu anlatırken, gerçek bir eser kaygısını da ustaca sızdırmayı başarıyor.

Ortaya çıkan film ne Homeros’un o çok katmanlı, rengârenk destanının birebir karşılığı, ne de sadece gişe yapsın diye çekilmiş sıradan bir Hollywood gösterisi. İkisi arasında bir yerde duruyor, Hollywood’un sindirebileceği kadar eser, seyircinin salonlara koşacağı kadar da ürün. Belki de The Odyssey’i Nolan filmografisinin en ilginç işlerinden biri yapan da tam olarak bu.

Filmin başarılı olup olmadığını ise gişe rakamları, izleyici yorumları ve zaman gösterecek.

The Odyssey: Eser mi, Yoksa Ürün mü?

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap

Bu internet sitesinde, kullanıcı deneyimini geliştirmek ve internet sitesinin verimli çalışmasını sağlamak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Bu internet sitesini kullanarak bu çerezlerin kullanılmasını kabul etmiş olursunuz. Kabul Et Daha Fazlası...