Anasayfa İncelemelerFilm İncelemeleri The Wrath of God: Çatlak Kristal

The Wrath of God: Çatlak Kristal

Yazar: Furkan Aslan

The Wrath of God: Çatlak Kristal

Herkese merhaba. Tekrar bir inceleme yazısıyla paragrafların arasından sizleri selamlıyorum. Yazımın konu olan film The Wrath of God. Arjantin menşeili film, Netflix’te geçtiğimiz haziran ayında yayınlandı. Yönetmenliğini ve senaristliğini El Hijo filminden adına aşina olduğumuz Sebastian Schindel yapıyor. Başrollerinde Luciana B. Karakterini Macarena Achaga, Kloster karakteriyle Diego Peretti’yi seyrediyoruz.

Tanrının Gazabı filmindeyse konu, inanın Yarının Sınırında filminde veya Dan Brown romanlarında olduğu kadar karmaşık değil. Veyahut gerçeklerden daha başka anlatılacak bir esprisi yok.

Luciana B. genç ve güzel bir kadındır. Yazarların editörlüğünü yapmaktadır. Kloster adında bir yazar ile çalışmaktadır. Kloster, ünlü bir gerilim ve cinayet roman yazarıdır. Üzerinde çalıştıkları yeni bir roman varken görüyoruz. Filmde sürekli bir ileri beş geri olduğu için başlangıç olarak yazdığım bir önceki cümlemin devamını yaklaşık yarım saat sonra getirebildim.

Kloster, evli ve bir kız çocuğu babasıdır. Luciana’dan ise hoşlanmaktadır. Önce birkaç göz tacizi en sonundaysa, filmi gelişme sekansına götürecek eylemi yapar: Luciana’yı öpmeye çalışır. Luci, anında bir tepkiyle oradan gider ve işi bırakır. Ailesinin desteğiyle, Kloster’e taciz davası açar.

Mahkeme dosyası Kloster’in evine gittiğinde evde yoktur. Eşi Mercedes dosyayı alır. Dosyayı açtığında taciz ibaresini görünce hali hazırda küllenmiş olan ruhsal bozuklukları baş gösterir. Önce çocuğunu sonrada kendini öldürür.

Film tam noktadan sona kadar bu hikâye üzerinde gidiyor. Luciana’nın ailesi teker teker öldürülür alakası olmayan kişiler tarafından. Luci, bu cinayetlerden Kloster’i sorumlu tutar ancak kanıtlar aksini gösterir. Kloster’in ailesini katlettiğini gazeteci eski arkadaşı Esteban’a anlatır ve olaylar dizimi ardışık biçimde ilerler.

İçerik olarak incelemeye devam etmek isterim. Film açılış olarak, sonu başta ekolünden. Yani filmin açılışında gördüğünüz sahne hem ilk hem de son sahne. Güzel bir anlatı ve mekan üzerindeki duvar resimleriyle sahne güzel boyanmış. Bu tarz detaylara 90 dakika tanık olacaksınız. Benim filme dair beğendiğim tek şey diyebilirim.

Hikayenin kurgusal evreni, Michelangelo’nun tuval veya heykellerindeki manayı anlamaktan daha güç. Elbette Adem’in Yaratılışı tablosundaki manayı renklendirmek, başlı başına bir şaheser. Filmdeki kurgusal evren ise sadece anlamayı güçleştiriyor. Başka bir yanı yok.

Film ile alakalı spoiler olmadığını düşündüğüm için bir sahne örneklendirmek isterim. Gazeteci karakterimiz Esteban, ofiste bilgisayar ekranına bakar. Kamera orta genel plan alarak mekan ve Esteban’ı göğüs planda bize gösterir. Sahne devam eder, kamera hareketlidir. Esteban’a yaklaştığında bir anda kendimizi 12 sene öncesinde buluyoruz. 12 sene öncesinde olduğumuzu sahne başladıktan 2 dakika sonra algılayabilirsiniz. Evet, bu bir yöntemdir. Yönetmen, sinema evreninde Tanrının müsaade ettiği kadar yaratıcıdır. Filmi izlemeye devam ederken böyle düşündüm ancak Schindel bunu o kadar sık yapıyor ki filmi izlerken, zihninizde oturma salonuna yerleştirdiğiniz karakterlerin biri mutfaktan diğeri balkondan çıkıyor…

Karakterlerin hareketlerini takip etmekte zorlanacaksınız. Bu ani dönüşler ve sıçramalar aklıma Tom Cruise üstadın başrolünde olduğu “Yarının Sınırında” filmini getirdi ancak filmin evreni ve konusu bu geri dönüşleri örtüyordu. Tanrının Gazabı filmindeyse bu sıçramalar ve dönüşler gerekli miydi? Şahsi fikrim, filmin evreni Sebastian Schindel’in zannettiğinden daha karmaşık değil. Basit bir hikâye anlatıcılığı yapsa, film başka bir boyut kazanabilirdi.

Daha fazla sahne ve hikâye içeriğinden bahsetmeyeceğim. Yukarıda bahsettiğim sahneleri bir günümüzde, bir 12 sene öncesinde zaman sıçramasıyla izliyoruz. Şahsi yorumum, yönetmen ve senarist Sebastian Schindel filmin başlangıç noktası hakkında kararsız kaldığı.

Nereden ve nasıl başlayacağını belirlemek yerine filmin evrenini kısmi bir paralel kurgu ve flashbacklerle yaratmış. Güney Amerika ülkelerinde bu çeşit denemeler çok çok fazla. Akım yaratmayı seviyorlar: Resimde, müzikte, edebiyatta… Akımları ve sanatçıları dünyanın yörüngesinde yer sahipleri. Ancak sinema söz konusu olunca, diğer sanatlardan farklıdır çünkü sinema canlıdır, canlının yaşama koşulları vardır. Bir yönetmen, senarist veya yapımcı olarak seyircinizi susuz bırakmayınız. Seyircinin filmdeki can suyu ise hikâyelerin sıralanış biçimidir. Bu biçimle sık oynamak tehlikelidir. Sebastian Schindel’in yaptığı şahsi fikrimce tam olarak bu.

Yazımı okuyan arkadaşım, belki biraz ağır oldu yazdıkların diyebilirsin. İnan, filmi izlediğinde aslında zor olanın filmin konusu değil bu sıra dışı ve hatta bazı yerlerde manasız zaman atlayışları olduğuna dair fikrime hak vereceksin.

Oyunculuk yetenekleri bakımından ortalama buldum. Filmi izlerken acaba, 4’lü Tom süvarilerinden biri atıyla gelse film ritim kazanır mı? Bazen 4’lü Tom süvarilerinin de yetersiz kalabileceğine kısa sürede ikna oldum. Filmi genel olarak değerlendirdiğimde puanım 5/10.

Bir diğer yazımda görüşmek üzere. Sağlıcakla kalın

The Wrath of God: Çatlak Kristal

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap