Dept. Q 1. Sezon: Kırıklar Arasında Ağır Yükler
Merhabalar!
Bu yazıda birlikte Netflix’in yeni dizisi Dept. Q’yu deşiyoruz.
The Queen’s Gambit’in senaristi Scott Frank, Nicole Kidman ve Sean Penn’in başrollerinde olduğu The Interpreter’dan tutun, hepimizi ağlatan Marley ve Ben’e kadar birçok filmin senaryosuyla bizi kendine bağladı, diyebiliriz. Bu dizide de onu Elisa Amoruso ile birlikte yönetmen koltuğunda görüyoruz. Diziyi izlemekteki en büyük heyecanlarımdan biri de buydu.
Dizi, Danimarkalı yazar Jussi Adler-Olsen’in dünyaca meşhur Department Q kitaplarından uyarlanmış. Birebir uyarlama değil; bayağı İskoçya’ya taşınmış. Yani kar yerine nem, Nordik soğukluk yerine gotik taş duvarlar var ve bence bu estetik tercih gayet iyi çalışıyor.
Başrolde Matthew Goode var. Onu genelde yakışıklı, centilmen rolleriyle biliriz – kendisini The Crown, Downton Abbey ve The Imitation Game gibi yapımlardan hatırlayabilirsiniz. Ama burada karşımızda bambaşka bir Goode var: sakallı, yorgun, öfkeli ve pişman bir adam. Carl Morck karakteriyle de bence kariyerinin en iyi performanslarından birini vermiş. Hikâyeye göre kibirli tavırları yüzünden yürüttüğü bir operasyon faciayla sonuçlanıyor: Bir polis ölüyor, diğeri felç kalıyor, kendisi de boğazından vuruluyor ama hayatta kalıyor. Cezası mı? Bodrum katında kimsenin istemediği eski dosyalarla uğraşmak, yani Department Q’nun başına geçmek.

Dept. Q 1. Sezon: Kırıklar Arasında Ağır Yükler
İlk sezonda tek bir dosyaya odaklanıyoruz: Dört yıl önce kaybolan genç avukat Merritt Linguard’ın hikâyesi. Paralel kurguyla hem Morck’un soruşturmasını izliyoruz hem de Merritt’in başına ne geldiğini yavaş yavaş öğreniyoruz. Bazı sahneler rahatsız edici ama Frank ve ekibi bu işi sömürüye kaçmadan, dikkatli bir yerden ele almış. Korkunçluk, gösterilmek için değil; hissettirilmek için kullanılmış. Burada hoşuma gitmeyen şey, tüm sezonun tek dava üzerinden ilerliyor olması diyebilirim. İzlerken arada sıkılmama sebep oldu bu durum, yalan yok…
Ekip yavaş yavaş şekilleniyor. Karakterlerimizi biraz daha tanıyalım. Bir yanda masabaşı görevinden kaçmaya çalışan, hassas ama bir o kadar kararlı Rose (Leah Byrne); diğer yanda hastane yatağından bile Morck’a akıl veren Hardy (Jamie Sives) ve bence dizinin kalbi olan Akram (Alexej Manvelov) var – Suriye’den göçmüş eski bir polis.
Dizi genel olarak karanlık, hem ruhsal hem görsel anlamda. Ama bu karanlık yapay değil, gerçek hayatta görebileceğimiz türden. Sessiz çığlıklar, bastırılmış öfkeler, geçmişten kaçamama hali… Her karakterin bir yükü var. Morck’un yükü belki daha ağır. 🙂 Bu dizide kimse tam olarak sağlıklı değil ve zaten mesele de bu: kırıkların içinden bir şey çözülmeye başlıyor.
Scott Frank az konuşur, çok gösterir. Duyguyu repliklerle değil; bakışlarla, sessizlikle, uzun planlarla anlatır. Bu atmosferi taşıyan en önemli isimler de tabii ki görüntü yönetmenleri. İlk beş bölümü çeken David Ungaro’nun kamerası Edinburgh’un gotik havasını tam anlamıyla içimize işliyor. Sonraki bölümlerde ise kamera David Higgs’e geçiyor — kendisi Gerard Butler’a âşık olduğumu anladığım RocknRolla filminin görüntü yönetmeni. Onun dokunuşuyla dizi biraz daha zarifleşmiş, bence. Işık kullanımında daha teatral bir hava yakalanmış ve bu geçiş hikâyeye çok yakışmış. Yani iki görüntü yönetmeni arasında bir kopukluk değil; tam tersine, katmanlı bir görsel gelişim izliyoruz hissi var.

Dept. Q 1. Sezon: Kırıklar Arasında Ağır Yükler
Senaryo kısmında da Chandni Lakhani (Vigil, The Stranger) ve Stephen Greenhorn (Doctor Who, Sunshine on Leith) gibi tecrübeli isimler var. Diyaloglar fazla değil ama gerektiği yerde vuruculuğa sahip . Morck’un alaycılığı, Rose’un gerginliği, Akram’ın dinginliği… Hepsi gerçek hissettiriyor.
Dizinin hikâyesine dair en çok sevdiğim şeylerden biri de, dava çözmekten çok bir adamın kendisiyle hesaplaşmasını izletiyor olması. Suç burada sadece bir olay değil, bir vicdan meselesi. Ve bazen en zor çözüm; birini değil, kendini affetmek oluyor…
Sonuç? Dept. Q, her hafta merakla bekleyeceğin bir polisiye değil belki. Ama seni içine çekip kendi karanlığıyla baş başa bırakan, sindirmesi zaman alan, etkisi uzun süren bir dizi.
Mısırlar patladıysa, yazıyı burada sonlandırıyorum.
İyi seyirler!