Tezgah: Etin Değil, Vicdanın Çürüdüğü Yer
Bir kasap dükkânı düşünün… Ama vitrininde taze etlerin iştah kabarttığı değil, çürümeye yüz tutmuş toplumsal sırların ve halının altına süpürülen travmaların sergilendiği bir yer. Rıdvan Uludaşdemir’in rejisiyle sahneye taşınan, Sena Çalışkan ve İdil İnal’ın performanslarıyla kanlı canlı birer karaktere dönüşen Tezgâh, seyirciyi daha ilk dakikasından itibaren tekinsiz, dağınık bir depoya; aslında bir bilinçaltı mahzenine davet ediyor. Baştan söylemeliyim ki, oyunun dünyasına adım attığım anda karşılaştığım atmosfer, sıradan bir seyir deneyiminden çok, sinematografik bir gerilimin parçası gibiydi.
Hikâye, dışarıdaki kaostan kaçıp can havliyle kepenkleri inmekte olan bir dükkâna sığınan “Psikolog” (İdil İnal) ile içeride, kafa lambasının loş ve tedirgin edici ışığında oturan “Kasap”ın (Sena Çalışkan) karşılaşmasıyla açılıyor. Oyunun omurgası, Türkiye gündeminin hiç de yabancısı olmadığı bir izlek üzerine kurulu: Kaybolanlar. Ancak yazar ve yönetmen burada seyirciyi çok zekice bir ters köşeye yatırıyor: Bu sefer buhar olup uçanlar kadınlar değil; erkekler. Bu kayboluşların gölgesinde bir araya gelen iki kadın; biri geçmişinden ve gerçeklerinden kaçmak isteyen, diğeri ise o gerçekleri satırla parçalayıp yüzleşmeye zorlayan iki zıt kutup olarak karşımıza çıkıyor.
Bir Otopsi Masası Olarak Dekor
Dekor tasarımı, oyunun klostrofobik ve boğucu atmosferini kurmakta hayati bir rol üstleniyor. Tavanda asılı duran etler, etrafa saçılmış çöpler ve tam ortada heybetle duran o tezgah… Oyun ilerledikçe ortada duran tezgâhın, sadece etlerin kesildiği bir çalışma alanı olmaktan çıkıp, karakterlerin ruhlarını didik didik ettikleri bir otopsi masasına dönüşmesi ise oyundan çıktıktan sonra hala beni etkisinde bırakan bir hisse dönüştü.
Işık tasarımına ayrı bir parantez açmadan geçmek istemiyorum. Benim için kesinlikle oyunun alametifarikası, ışığın sadece sahneyi aydınlatmakla kalmayıp doğrudan anlatıya müdahale ettiği anlarda gizliydi. Işıkların kan kırmızısına döndüğü flashback sahneleri, bizi Kasap’ın çocukluğuna, o meşum gecelere götürüyor. Küçük bir kız çocuğunun, annesinin şiddet görmesini izlerken duyduğu çaresizliği adeta o kırmızının içinde boğularak hissediyoruz. Bu kırmızının içinden sıyrılıp gelen Kasap karakterine hayat veren Sena Çalışkan ise kesinlikle bu atmosferin pimi çekilmiş bombası gibi.

Tezgah: Kasap (Sena Çalışkan) & Psikolog (İdil İnal)
Sena Çalışkan, Kasap karakterine tekinsiz bir sükûnet ve her an patlamaya hazır bir enerjiyle hayat veriyor. Özellikle ışığın kırmızıya kestiği o flashback anlarında, Çalışkan’ın yüzündeki ifade bir oyuncu jestinden ziyade, geçmişin hayaletleriyle boğuşan bir kadının gerçek acısına dönüşüyor. Kasap’ın ara ara dördüncü duvarı yıkarak seyirciyle kurduğu o direkt temas ise bizi birer suç ortağı konumuna itiyor.
Karşısında ise İdil İnal, kurtarıcı rolüne soyunmuş ama girdiği bu dünyaya tamamen yabancı bir psikoloğun çelişkilerini ince bir dengede sunuyor. Psikoloğun meraklı ve çokça sinir bozucu soruları hem Kasap’ı hem de izlerken sizi rahatsız ederken; Kasap bu sorulardan ve meraklı gözlerden kıvrak bir şekilde kurtuluyor. Siz de koltuğunuzda hikâyenin nereye varacağını, kimin haklı olduğunu, belki de içten içe kimi tutmanız gerektiğini sorgulayarak kalakalıyorsunuz.
Oyunun ikinci yarısında metin, basit bir polisiye gizeminden sıyrılıp sarsıcı bir kız kardeşlik ve hayatta kalma manifestosuna dönüşüyor. Anlıyoruz ki Kasap ve annesinin üstlendiği o korkunç misyon, aslında hukukun koruyamadığı kadınlar için girişilen kanlı bir adalet arayışı. Metnin en vurucu kırılma noktası ise Psikolog karakterinin çözülmesiyle ortaya çıkıyor: Dışarıdaki binlerce hastayı iyileştirmeye çalışırken, kendi kız kardeşinin evde gördüğü şiddeti göremeyecek kadar körleşmiş, eğitimli bir abla…

Tezgah: Kasap (Sena Çalışkan) & Psikolog (İdil İnal)
“Oğlanlar Şakadan Taşlıyor Kurbağaları…”
Finalde iki kadının, aralarındaki o derin sınıfsal ve kültürel uçurumu bir kenara bırakıp tek bir ağızdan söyledikleri cümle, aslında tüm oyunun –ve belki de yaşadığımız coğrafyanın– özeti olarak yüzümüze çarpıyor: “Oğlanlar şakadan taşlıyor kurbağaları, kurbağalar gerçekten ölüyor…”
Antik bir meselden kopup gelen bu cümle, sahnede kurulan dünyayı tam kalbinden vuruyor. Taş atan elin keyfiyetiyle, o taşın hedefi olan bedenin çaresizliği… Fail için basit bir oyun, bir güç gösterisi ya da ‘şakacıktan’ bir öfke anıyken; mağdur için her saniyesi kanlı canlı, kapkaranlık bir ölüm kalım meselesi.
Tezgah, perde kapandığında sizi işte bu hazmı zor gerçekle baş başa bırakıyor. Işıklar söndüğünde aklınızda sadece iyi oyunculuklar değil, cevabını vermekten korktuğunuz o soru asılı kalıyor: Bildiklerine rağmen susup o temiz hayatına devam etmek mi, yoksa elini kirletmeyi göze alıp kanlı bir temizliğe girişmek mi? Rıdvan Uludaşdemir ve ekibi, seyirciye ucuz bir rahatlama sunmuyor; sizi o dağınık dükkânın ortasında, kucağınızda koca bir vicdan muhasebesiyle bırakıp salondan uğurluyor.