Lucy: Kendi Türüne Yabancı, İnsanlığa Sürgün
İnsanlık olarak medeniyetimizi inşa ederken yıllarca başka canlıları kullanmak, tüketmek ve öldürmek üzerine normlar türettik. Dünyayı anlamak ya da sadece hayatta kalmak için geliştirdiğimiz (ve kılıflar içinde gizlediğimiz) bu davranış biçimleri, farklı çağlarda farklı biçimlerde seyrettiler.
Lucy’nin hikâyesi de bu dünyayı anlama çabalarımızın en karanlık yanlarından yalnızca biri. 1964 yılında dünyaya gelen şempanze Lucy, psikoterapi alanında çalışmalar yapan Temerlin çifti tarafından bir insan gibi yetiştirilmek üzere evlat ediniliyor. Ya da daha doğru bir ifadeyle, denek olarak seçiliyor.
Decollage Art Space’de sahnelenen Lucy de bu hikâyenin derinlerine inmeyi vadediyor. Çağıl Kaya, Gamze Güzel ve Tanıl Yöntem’in oyunculuğunu yaptığı metin, üç bölümde Lucy’nin hikâyesinin farklı katmanlarını gösteriyor. Hem de bunu, bizi her bölümde farklı bir mekâna taşıyarak yapıyor. Tıpkı yine Decollage’de sergilenmiş olan Treplev gibi.
Yazının buradan sonrası oyunla ilgili ufak tefek detaylar içeriyor. Siz de benim gibi çok fazla ön araştırma yapmadan gitmeyi tercih edenlerdenseniz, doğrudan yazının son kısmı olan “Toparlayalım” başlığına atlayabilirsiniz.

Lucy: Kendi Türüne Yabancı, İnsanlığa Sürgün
Seyirciye Denek Olmayı Yaşatmak
İlk bölümde Lucy’nin ev ortamını görüyoruz. Lucy’yi fiziksel olarak görmesek de onun yaşamını anlamamız açısından en önemli bilgileri aslında bu katmanda alıyoruz: Lucy’nin insanlar tarafından algılanış biçimini. Bu bölümde oyuncular kimi zaman Lucy’nin çevresindeki insanlar, kimi zamansa kamuoyu olarak yer alıyorlar.
Burada uygulanan biçim, aslında oyunun bir sonraki bölümünde karşılaşacağımız seyirciyi oyuna dâhil edişler için de ufak ipuçları taşıyor; oyun bu anlamda neredeyse duvarsız. Metinden çıkıp oyuncu kişisi olarak birbirleriyle fikir alışverişi yaptıkları, tekrar aldıkları ya da seyirciyle birebir göz teması kurdukları anlar, bize lineer bir hikâye anlatımından farklı bir deneyim sunuyor.
Bu deneyim, ikinci bölümde kendini daha da belirgin biçimde gösteriyor. Bir laboratuvarda başlayan bu bölüm, seyircinin de bizzat oyunun içinde olduğu kısım. Laboratuvarın soğuk duvarları arasında geçen bu sahnede, başta denekleri canlandıran, ardından denek olmayı anlatan oyuncular, bir noktada bizlere de denek olma deneyimini yaşatıyorlar.

Lucy: Kendi Türüne Yabancı, İnsanlığa Sürgün
Oyunun bu kısımda inanılmaz hızlı bir ritmi ve akışı var. Koreografinin baş döndürücü olduğu bu bölümde oyuncular, bizlere üç farklı düşünce profilini etkileyici bir performansla sunuyor. Bu hareketli anın etkisi henüz geçmemişken oyun, son derece doğal ve gerçek bir sözlü tartışmaya evriliyor; siz de bu tartışmayı adeta bir tenis maçı izler gibi takip ediyorsunuz. Oyun, bu noktada size şunu soruyor: Peki siz bu konunun hangi tarafında durmayı tercih ediyorsunuz?
Son bölümde ise Lucy’yi bizzat tanıma şansı buluyoruz. Duygusal yükü son ana kadar saklayıp, esas derdini anlattıktan sonra bizi Lucy ile tanıştırması, bana kalırsa oldukça yerinde bir tercih. Lucy o kadar canlı ki bu bölümde gözlerinizi ondan alamıyorsunuz. Gözlerinizin içine bakıyor, dokunuyor, hissediyor. Burada ona anbean hayat veren oyuncular kadar, kuklayı tasarlayan Hilal Polat da büyük bir alkışı hak ediyor.
Oyunun sonunda perdeler tek tek çekildiğinde, dışarıda gördüğümüz binalara kendi doğasından koparılmış bir Lucy’nin gözünden bakmak, insan olmanın doğasını da sorgulatıyor. Sahi, deneyin amacı neydi? Bir şempanzenin insan olması mı? Peki kendimizi hapsettiğimiz modern kafeslerin mahkûmiyetini, şifamızın ceremesini başka canlılara dayatmak mı insan olmak?
Hep mi Olumlu Yorum Hiç Olumsuzluk Yok mu?
Açıkçası ufak tefek pürüzler dışında pek yok. Peki nedir onlar?
İlk bölümde oyun ritmini bulana kadar seyirciyle kurulamayan bir bağ olduğunu düşünüyorum. Seyirci alışık olmadığı bir deneyimin içinde henüz adapte olmaya çalışırken yapılan espriler, mizansen ve hikaye işlevini yitirebiliyor. Fakat bu hem normal hem de uzun sürmeyen bir durum olduğu için önemli olduğunu düşünmüyorum.

Lucy: Kendi Türüne Yabancı, İnsanlığa Sürgün
Toparlayalım…
Lucy, güçlü performansları, başarılı rejisi, etkileyici sahnelemesi ve tasarımlarıyla bende iz bırakan bir oyun oldu. Lucy’nin hikâyesi içinize işliyor; adeta onunla birlikte yaşıyorsunuz. Bunda, kalplerinde o pembe kartı taşıdıklarını düşündüğüm oyuncuların ve ekibin işe tüm ruhlarını katmalarının büyük payı var.
Yazıda sürprizleri bozmamak adına gözlemlerim dışında ayrıntıya girmek istemedim. Ancak şunu bilin ki oyunun derdi de anlatısı da burada aktardıklarımdan çok daha fazlasını barındırıyor. Bu nedenle arkasında koca bir kolektif emekle ilmek ilmek işlenmiş, bir dert anlatmak için sahneye konmuş bu oyunu, belki de yılın en sürpriz yapımlarından biri olarak, mutlaka yerinde görüp deneyimlemek gerekiyor.
Zulümsüz bir dünya dileğiyle.

Yazıda kullanılan fotoğraflar Tara Demircioğlu imzası taşımaktadır.