Anasayfa İncelemelerFilm İncelemeleriNuremberg: Russell Crowe’un Devleştiği, Tarihin Cilalandığı Bir Psikolojik Gerilim

Nuremberg: Russell Crowe’un Devleştiği, Tarihin Cilalandığı Bir Psikolojik Gerilim

Yazar: Büşra Gül Ovalı
Nuremberg: Russell Crowe'un Devleştiği, Tarihin Cilalandığı Bir Psikolojik Gerilim
Nuremberg: Russell Crowe’un Devleştiği, Tarihin Cilalandığı Bir Psikolojik Gerilim

James Vanderbilt’in yönettiği Nuremberg, II. Dünya Savaşı sinemasının alışılagelmiş cephe veya toplama kampı görsellerinden ziyade, savaş sonrasının psikolojik enkazına odaklanan bir oda draması olarak karşımıza çıkıyor. Film, Jack El-Hai’nin The Nazi and the Psychiatrist kitabından uyarlanmış ve merkezine Amerikalı psikiyatrist Douglas Kelley (Rami Malek) ile Nazi hiyerarşisinin tepesindeki Hermann Göring (Russell Crowe) arasındaki zekâ oyunlarını alıyor.

Filmin en büyük kozu şüphesiz Russell Crowe. Hitler’in ikinci adamı Göring’i canlandırırken karikatürize bir kötü adam portresi çizmek yerine; narsist, manipülatif ve korkutucu derecede karizmatik bir figür ortaya çıkarıyor. Crowe, Göring’in o şovmen tarafını, mahkeme salonunu bir tiyatro sahnesine çevirme arzusunu çok iyi yansıtmış. Seyirciyi, Göring’in zekasıyla büyülenme ile yaptıklarından tiksinti duyma ikilemi arasında bırakıyor ki filmin amacı da tam olarak bu kötülüğün cazibesini sorgulatmak. Uzun zamandır Crowe’u devleşebildiği rollerde görmüyorduk, buradaki rolü inanılmaz bir performans. Filmi tek başına sırtlandığını gönülden söyleyebilirim.

Nuremberg: Russell Crowe'un Devleştiği, Tarihin Cilalandığı Bir Psikolojik Gerilim

Nuremberg: Russell Crowe’un Devleştiği, Tarihin Cilalandığı Bir Psikolojik Gerilim

Diğer tarafta Rami Malek’in performansı ise daha tartışmalı. Douglas Kelley rolünde, Malek’in artık imzası haline gelen o titrek ve aşırı stilize oyunculuğu, Crowe’un baskın, gövdeli performansı karşısında bazen zayıf, bazen de fazla yapay kalıyor. Şahsen izlerken bazen hala Freddie Mercury’i izliyor gibi hissettim. İkilinin karşılıklı sahnelerinde, Kelley’nin Göring’i çözmeye çalışırken aslında onun çekim alanına kapılması fikri senaryoda güçlü olsa da, Malek’in abartılı mimikleri bu gerilimin inandırıcılığını zaman zaman zedeliyor. Michael Shannon ise Savcı Robert H. Jackson rolünde her zamanki gibi sağlam, görev adamı duruşuyla filmin ihtiyaç duyduğu ağırlığı dengeliyor.

Vanderbilt, filmi görsel olarak eski usul bir Hollywood draması tadında çekmiş. Bu tercih, filmi izlemesi kolay ve akıcı kılıyor ancak konu Holokost ve Nürnberg Mahkemeleri olduğunda bu “cilalı” anlatım bazen tarihsel ağırlığı hafifletiyor gibi hissettiriyor. Film, mahkeme salonundaki hukuki süreçten çok, perde arkasındaki psikolojik satranca odaklandığı için Judgment at Nuremberg (1961) gibi klasiklerin hukuki derinliğinden ziyade, Mindhunter vari bir suçlu psikolojisi analizi sunuyor. Russell Crowe’un performansı filmi tek başına ayakta tutmaya yetiyor ancak film, izleyiciye tarihi bir yüzleşmeden ziyade, iyi kurgulanmış bir psikolojik gerilim vadediyor. Savaş suçları sinemasında devrim yaratmasa da, özellikle oyuncu performanslarına odaklanan izleyiciler için kayda değer bir seyirlik.

Nuremberg: Russell Crowe'un Devleştiği, Tarihin Cilalandığı Bir Psikolojik Gerilim

Nuremberg: Russell Crowe’un Devleştiği, Tarihin Cilalandığı Bir Psikolojik Gerilim

Gözden kaçırılmaması gereken bir diğer klasik sorun da şu malum pro-Amerikan anlatı… II. Dünya Savaşı filmlerinde sıkça gördüğümüz üzere, sanki dünyayı Hitler’den tek başına Amerika kurtarmış gibi bir hava var. Evet, müttefikler bir bütündü ama Hitler’i asıl durduran ve Berlin’e giren Sovyetler Birliği’ydi; filmde ise Ruslar sanki figüranmış gibi, olayların çok uzağında ve pasif gösterilmiş. Bir de mahkeme atmosferi… Göring’in yargılandığı bu kürsü, hukuk tarihçilerine göre Sokrates’ten bu yana kurulmuş en önemli mahkemeydi. Bugünün uluslararası ceza kanunları, soykırım tanımları hep o salonda şekillendi. Ama filmde bu devasa tarihsel ağırlık, sanki sıradan bir duruşma salonuymuş gibi sönük kalmış; olayın görkemi, karakterlerin ego savaşlarına kurban edilmiş.

Değinmek istediğim son ve en önemli nokta ise şu: Zamanında bu kadar acı çekmiş, zulüm görmüş bir halkın, bugün aynısını bir başka halka yaşatıyor olması. Kendi hikayelerini anlatmaya devam ederken, şu an Filistin’de yaşanan soykırıma karşı takınılan bu körlük çok rahatsız edici. Bu gerçeği düşündükçe filmin konusu beni şahsen cezbetmiyor. Evet, teknik olarak iyi çekilmiş olabilir, Russell Crowe müthiş bir performans sergilemiş olabilir ama günceldeki bu ikiyüzlü tutum yüzünden anlatılan hikâyeye inancım kalmıyor.

Nuremberg: Russell Crowe'un Devleştiği, Tarihin Cilalandığı Bir Psikolojik Gerilim

Nuremberg: Russell Crowe’un Devleştiği, Tarihin Cilalandığı Bir Psikolojik Gerilim

Jean-Luc Godard’ın da dediği gibi: “Le cinéma est politique. Le cinéma est soit politique, soit ignoble.”

“Sinema politiktir. Sinema ya politiktir ya da rezil/aşağılık bir şeydir.”

Bir Film’in 11!: Bir Film Hadisesi kapsamında izleme şansı bulduğum Nuremberg, belki de sadece Russell Crowe’un eşsiz performansı için izlemeye değerdir. İyi seyirler!

Nuremberg: Russell Crowe’un Devleştiği, Tarihin Cilalandığı Bir Psikolojik Gerilim

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap

Bu internet sitesinde, kullanıcı deneyimini geliştirmek ve internet sitesinin verimli çalışmasını sağlamak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Bu internet sitesini kullanarak bu çerezlerin kullanılmasını kabul etmiş olursunuz. Kabul Et Daha Fazlası...