Leviticus: Korkunun, Aşkın ve İçselleştirilmiş Homofobinin Karanlık Yüzü
Genç yönetmen Adrian Chiarella’nın hem senaryosunu yazdığı hem de yönetmen koltuğunda oturduğu ilk uzun metrajlı filmi olan Leviticus, Sundance Film Festivali’ndeki prömiyerinden sonra izleyiciyle buluştu. Doğaüstü ve romantik ögeleri birleştiren korku türündeki filmin oyuncu kadrosunda ise Joe Bird, Stacy Clausen, Mia Wasikowska, Jeremy Blewitt, Davida McKenzie, Nicholas Hope ve Ewen Leslie gibi isimler bulunuyor.
Chiarella; anlatısında homofobi, din, toplum baskısı, aşk, yalnızlık, korku, paranoya ve kıskançlık gibi temaları farklı bir bakış açısıyla bir araya getiriyor. Korku ve romantizm gibi birbirine zıt kavramları hikâyenin zeminine oturtuyor. İlk bakışta iki eşcinsel gencin romantik ilişkisinin toplum tarafından kabul görmemesi üzerine bu iki gencin peşine düşen şeytani bir varlığın saldırıları şeklinde bir konuyla karşı karşıya kalıyoruz. Ancak Chiarella, anlatıya birçok pencereden yaklaşıp katmanlı bir hikâye ortaya koymayı başarıyor.
Kişisel Korkuların Bulaşıcılığı
Hikâye, yetişkinliğe adım atmak üzere olan genç Naim’in (Joe Bird), annesi Arlene (Mia Wasikowska) ile küçük ve katı muhafazakâr bir kasabaya taşınmasıyla başlıyor. Ürkek ve içine kapanık bir karakter olan Naim, buradaki tek arkadaşı sayılabilecek Ryan’la (Stacy Clausen) tanışıp kısa bir sürede romantik bir ilişkiye doğru yol alıyor. Naim’in bu korkak ve kırılgan yapısı hikâyenin belkemiğini oluşturuyor; çünkü bu durum, yaşadıklarıyla beraber giderek onu paranoyak bir hâle getiren yolun başlangıcı oluyor.
İkilinin bu ilişkisinde Naim, Ryan’a duygusal olarak bağlanmasına rağmen bu yoğunlaşan hisler ruhunda taşıdığı korkularla çarpışıyor ve bu korkular zamanla Naim’i baştan ayağa sarmaya başlıyor. Ryan ise görünüşte daha cüretkâr, daha açık bir karakter olsa da yaşadıkları kasabanın baskıları, zorbalıkları ve Naim’in korkularının yarattığı trajedi onu da giderek Naim’de olduğu gibi psikolojik bir bunalıma sevk ediyor.
Film burada izleyiciye kişisel korkuların insanlar arasında bulaşabildiğine ve yayılabildiğine işaret ediyor. Bir süre sonra Ryan’ın kasabadaki diğer bir genç olan Hunter (Jeremy Blewitt) ile yakınlaştığını gören Naim, Ryan ve Hunter arasında gelişenleri Hunter’ın ailesine ifşa ediyor ve hikâyenin trajik yönünün fitilini ateşliyor. Yaşanacakların etkisiyle hikâyenin kurbanlarından biri olacak olan Naim’in bu davranışı, aslında onun yalnızca bir kurban olmadığını ve gri bir karakter olduğunu da gösteriyor. Toplumun ve sistemin genç insanlarda yarattığı korkuları başkasının zararına yönelten biri oluyor Naim. Bu ifşa durumu filmi, bir kurbanın kaçış yolculuğu basitliğinden tamamen kurtararak zihinde yaratılan korkularda kişinin kendi eylemlerinin de payı olduğunu gösteriyor.

Leviticus: Korkunun, Aşkın ve İçselleştirilmiş Homofobinin Karanlık Yüzü
Aşk Artık Güvensizliğin Ta Kendisi
Bu ifşadan sonra Hunter’ın ailesi, insanları şeytani davranışlardan arındırdığına inanılan bir rahibi (Nicholas Hope) şifacı olarak kasabaya getirtiyor. Kasaba halkının gözü önünde bir kilisede bu rahip, ateşi kullanarak Ryan ve Hunter’a yönelik dini bir ritüel gerçekleştiriyor ve bu ritüel Hunter, Ryan ve Naim’in yaşayacakları doğaüstü trajedileri başlatan bir simge oluyor. Bu ritüel, Hunter ve Ryan’ı iyileştirmediği gibi ironik bir şekilde korkunç yaratığı ortaya çıkarıyor.
Bu yaratığın yöntemi ise kurbanın en çok arzuladığı, romantik hislerle bağlı olduğu kişilerin görünümünü alarak kurbanına saldırması şeklinde oluyor. Hunter, Ryan ve Naim film boyunca birbirlerinin silüetine bürünen bu yaratığın türlü korkunçluklarıyla karşı karşıya kalıyorlar. Chiarella burada romantik olguları korku atmosferine yerleştiriyor ve bu zıt kavramları birbirine oldukça başarılı şekilde bağlıyor.
Bir süre sonra bu üç genç, romantik duygular besledikleri bu kişilerin gerçekten onlar olup olmadığını ayırt edemeyecek noktaya gelip derin bir paranoya ağının içine hapsoluyorlar. Film, bu psikolojik savaşı güçlü bir aksiyon ritmiyle filmin sonuna kadar sürdürüyor. Birbirine derin duygular besleyen bu karakterler birbirinin yüzüne bile bakamayacak bir hâle gelirken aşk artık güven kavramıyla anılmaktan uzaklaşarak tamamen bir güvensizlik hâlini alıyor. Burada Chiarella, queer sinema anlatısını korku unsurlarıyla uyumlu bir şekilde bir araya getiriyor.
Film, bu üç karakterin de ayrı ayrı psikolojik derinliğini yabana atmıyor; ancak hikâye özellikle Naim’i ve onun zihninin içini merkezine almayı tercih ediyor. Filmin en kompleks karakteri olan Naim’i evrelere ayrılmış bir karakter gelişimiyle görüyoruz. Başlangıçta Ryan’a romantik duyguları olan ama kendisinde dış etkilerle yaratılmış korkuların bu romantizmi olumsuz etkilemesiyle cebelleşen bir karakter olarak göze çarpıyor Naim.
Sonrasında ise yaşadığı kıskançlığın tesiriyle büyük bir travma yaratarak kendisini de travmatize eden bir Naim’e dönüşüyor. Bu dönüşümde annesi Arlene’in de önemli bir payı olduğunu görüyoruz. Çünkü Ryan ve Hunter’a uygulanan ritüelin aynısını yaptığı bir planla Naim’e de uygulatıyor. Bununla beraber Naim de tıpkı Hunter ve Ryan gibi gördükleri doğaüstü şeytani yaratığı Ryan silüetinde görmeye başlıyor. Artık kendi arzusundan tamamen korkan birine dönüşüyor.

Leviticus: Korkunun, Aşkın ve İçselleştirilmiş Homofobinin Karanlık Yüzü
Dini Dogmalar Homofobiyi Üretiyor
Filmde çok fazla görünür olmasa da hikâyenin alt katmanlarında işlenen bir Arlene gözlemliyoruz. Arlene aslında tipik bir kötü anne profili çizmiyor; ancak oğlu Naim’e duyduğu sevgiyi tutarsız ve tamamen zararlı bir inanç sisteminin ve yorumunun içine yerleştiriyor. Oğlunu eşcinsel olmaktan kurtararak onu koruyabileceğini düşünen Arlene, filmin şeytani ve korkunç yaratığını Naim’in zihnine kazıyor. Chiarella, sevginin tek başına yetersiz olduğunu ve bu sevginin dogmatik fikirlerin boyunduruğu altındayken şefkatli yönünden uzaklaşıp ne kadar yıkıcı bir hâle gelebileceğini son derece yalın ama çarpıcı şekilde sunuyor.
Filmin önemli yönlerinden birinin de Arlene üzerinden yaratılan bir ebeveynlik tartışması olduğunu söylemek yanlış olmaz. Yanlış ebeveynlik portresinin ve dogmatik zihin yapısının bir araya gelip oldukça büyük bir zehir meydana getirdiğini başarılı şekilde gösteriyor film. Aynı zamanda filmde “homofobik insanlar kötüdür” şeklinde basit bir slogan yaratmanın aksine, aslında homofobinin insanın en yakınlarından masumane görünen duygular üzerinden de üretilebileceğini görüyoruz.
Leviticus, homofobiye dair getirdiği eleştiriyi din ile eşcinsellik olgusunu basit bir zıtlık yaratarak kurgulamıyor. Dini tamamen kötüleme üzerine bir bakış açısı ortaya koymuyor. Modern dünyada eski dönemlere ait dini kavramların ve dini olguların bu dönemin insanları tarafından nasıl yanlış ve eksik yorumlandığı ortaya koyuluyor. Bu hatalı yorumlamanın inancı zedelemesi ve bunun üzerinden kurulan inanç sisteminin diğer insanlar üzerinde ne tür psikolojik tahribatlar ve paranoyalar yarattığını vurgulamak istiyor.
Filmin isminin de bu tartışma ekseninde eski dini metinlere yapılan bir referanstan doğduğunu özellikle söylemek gerekiyor. Homofobinin dini ve tarihi bakımdan kaynağına bir atıf yapılıyor bu sayede. Dolayısıyla filmdeki yaratığın da nereden doğduğunu açıklama fırsatımız oluyor. Bu yaratığın içselleştirilmiş ve dayatılmış homofobinin cisimleşmiş hâlinden başka bir şey olmadığını anlıyoruz. Homofobinin esasen bu anlamda yalnızca Arlene ve kasaba halkından değil, Naim’in zihninden de oluşabildiğini gözlemliyoruz. Bu şekilde Naim’in zarar görmesi için dışarıdan başkalarına gerek kalmıyor; o kendini zaten zihnindekilerle cezalandırmış oluyor. Keza Ryan’ın filmde Naim’e söylediği gibi, ikisinin de başına gelenlerin sebebi eşcinselliğin tehlikeli ve zararlı olduğuna inandırılmalarından kaynaklanıyor. Bu doğrultuda filmin finaline doğru Naim, zihninin içindeki homofobiyi Ryan’a hissettiği aşk aracılığıyla ortadan kaldırmaya çabalıyor.

Leviticus: Korkunun, Aşkın ve İçselleştirilmiş Homofobinin Karanlık Yüzü
Yoğun Metaforik Anlatım
Chiarella, filmde anlatısını pek çok simgeye ve metafora yaslamayı amaçlıyor. Naim, Ryan ve Hunter’a görünen silüetler diğer insanların hiçbirine görünmüyor. Bu görünmezlik metaforunu film boyunca hikâyeye yerleştiriyor ve buradan aynı zamanda birinin yaşadığı toplumsal baskıların dışarıdan bakılınca anlaşılamadığını göstererek başarılı bir görsel dil de yaratmış oluyor.
Bunun dışında Ryan’ın, fotoğraf kabininde kimsenin olmamasına rağmen yaşadığı kötü olaylar bir başka metaforu ortaya koyuyor. İnsanların gördükleri baskılar sebebiyle ilişkilerini dar, gizli ve kapalı alanlarda yaşamak zorunda bırakıldığına işaret ediyor. Yine Chiarella, yansımaları kullanarak karakterlerin gerçekliklerinden kaçıp korkularıyla yüzleşmekten imtina edişlerini görsel olarak ifade ediyor. Rahibin ritüelinde kullandığı ateş bir yandan arınmayı ve ters anlamda bir baskı aracını simgelerken, filmin sonunda Naim tarafından kullanılmasıyla baskıya karşı bir direnişin de sembolü oluyor.
Chiarella filmde mekânları da hikâyenin birer aktörü hâline getiriyor. Kasabayı, kiliseyi, Naim’in ve Ryan’ın ilişkilerinin başladığı sahipsiz depoyu kimlikleştiriyor. Her biri hikâyenin temalarını somutlaştırıyor. Kasaba toplumun besleyip büyüttüğü korkuyu, kilise dini dogmaların güçlendirdiği homofobiyi, depo ise her şeyin yerle yeksan olduğu anlarda aşkın dayanışma yaratan gücünü ve daraltılan özgürlük alanını ifade ediyor. Karakterlerin psikolojisiyle mekânlar, anlatının dilini destekler şekilde bir araya geliyor. Görüntü yönetmenliği bakımından da filmin kasvetli ve soğuk tonlarla yansıtılması; bu tercihin filmdeki hiçbir mekânın şefkatli ve sıcak olmadığını, karakterlerin aidiyetlerinin bulunmadığını ve finaldeki gibi kaçışı anlatmak istediğini gösteriyor. Filmde müzik ise oldukça geride bırakılmış bir unsur olarak dikkat çekiyor.

Leviticus: Korkunun, Aşkın ve İçselleştirilmiş Homofobinin Karanlık Yüzü
Korkular Bir Süre Daha İnsanın Peşinden Gider
Öte yandan homofobinin kurbanlarını yalnızlaştırması üzerinden bir yalnızlık temasının da özellikle işlendiğini görüyoruz. Çünkü yaratık, karakterlere yalnız ve en savunmasız oldukları anlarda görünüyor. Naim’in ve Ryan’ın yalnız kalmaya karşı geliştirdikleri korku, bir noktadan sonra dayanışmalarının gereksinimi doğrultusunda çözülmeye başlıyor. Finalde ise korkuların ve bunların getirdiği travmaların insanın zihninden kolayca silinemeyeceğini ve ciddi bir zamana ihtiyaç duyulduğunu gösteriyor. Bu da filmi tamamen iyi bir sona sahip olmaktan çıkararak öğretilen korkuların bir süre daha taşınacağı gerçeğiyle daha acımasız bir tonla birleştiriyor.
Öte yandan finalde Arlene ve kasabadaki insanlar değişim geçirmiyorlar. Naim ve Ryan seçimlerinin arkasından gidiyorlar. Chiarella’nın bu tercihi de hikâyenin gerçekçi ve olgun bir sona sahip olmasını sağlıyor. Aşkın her şeyi iyileştirmediğini ama yaşatılan travmaların etkisiyle insanın yalnızlaşmasını engelleyecek bir güç olabileceğini anlatıyor. Öte yandan sistemin insanlara çok büyük zararlar verebileceğini görsek de sistemin insanları birbirinden tamamen ayırma, yarattığı korkularla insanları yönetebilme ve seçimlerini belirleme kabiliyetinden yoksun olduğunu da algılıyoruz.
Filmin eksik kalan noktalarından da biraz bahsetmek gerekiyor. Hikâyenin gidişatında olan bitenlere doğrudan etki eden Naim’in ifşa eyleminin ortaya çıkışının sonuçlarını pek işlemiyor film. Dolayısıyla Naim ve Ryan dinamiğinde bunun etkilerini derinlemesine göremiyoruz. Bu durum bir ölçüde hikâyesel boşluk yaratıyor. Arlene ve Naim arasındaki ilişkinin de biraz daha irdelenmesi hikâyeyi daha sağlam bir temele oturtabilirdi.

Leviticus: Korkunun, Aşkın ve İçselleştirilmiş Homofobinin Karanlık Yüzü
Leviticus, queer karakterlerin rastgele bir araya getirilmesiyle yaratılmış bir korku filmi değil. Queer sinemasının dilini korku sinemasıyla neden-sonuç ilişkisi bağlamında son derece tutarlı ve uyumlu şekilde birbirine bağlayabilen bir film. Özellikle Naim üzerinden oldukça başarılı bir karakter dönüşümü çiziyor. Bunun yanında yukarıda bahsedilen tüm mesajlarıyla güçlü bir anlatım dili oluşturuyor. İnsanlarda yaratılan ahlak algısından, baskıdan, travmadan ve korkudan tamamen kaçmak imkânsız; ama bunların insanı sevdiği insanlardan yoksun bırakmasına izin vermemek de mümkün. Korku tamamen ortadan kalkmayabilir ama insanın seçimlerini tek başına belirleyecek bir etken olmaktan da çıkarılabilir. İşte Leviticus, özellikle finaliyle tam olarak bunları söylüyor.