Born in Flames: Feminizm, İsyan ve Alternatif Sinema
Kadınların sesi bastırıldığında ne olur? Lizzie Borden’ın 1983 yapımı Born in Flames filmi, devrim sonrası eşitsizliklerle örülü bir dünyada bu sorunun peşine düşüyor. Radyo dalgaları, bisikletler ve kolektif öfkeyle direnen kadınlar, geleneksel sinema anlatılarını yıkıyor. Rahatsız edici, kışkırtıcı ve sarsıcı bir feminist manifestoya dönüşüyor.
1980’lerin başında, Reagan dönemi Amerika’sında, liberal ütopyaların içinin boşaltıldığı ve kamusal hafızanın sessizliğe gömüldüğü bir dönemde Lizzie Borden kamerasını kadınların direnişine çevirir. Born in Flames, devrimin üzerinden on yıl geçmişken, özgürlük vaatlerinin kadınlar için nasıl boş bir kabuktan ibaret olduğunu radikal bir sinema diliyle ifşa etmektedir. Ne zafer ne de barış vardır, yalnızca sürekli ötelenen eşitlik ve bastırılan öfke görünür hale gelir.

Film, alternatif bir sosyo-politik evrende geçer. Sosyal Demokrat bir devrim gerçekleşmiş, iktidar el değiştirmiştir ancak sokağın gerçeği hâlâ aynı kalmıştır. Tacize uğrayan kadınlar, işten çıkarılan emekçiler, görünmeyen siyah kadınlar seslerini duyurmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda filmin başrolünde ne Adelaide Norris ne de tekil bir kahraman vardır, başrolde kolektif bir direniş yer alır. Kadınların ortak sesi, bireysel öfke anlarını birleştirerek bütünlüklü bir başkaldırıya dönüştürür.
Bir kadının sokakta tacize uğraması, bisikletli Kadınlar Ordusu’nun sessiz ama çarpıcı müdahalesiyle yanıt bulur. Saldırganı kuşatan kadınlar, sokağı kendi lehlerine çevirir. Bu sahne basit bir eylem değil, bedenin kamusal alandaki varlık mücadelesinin somut bir karşılığıdır.
Borden, bu tür anlarla sinemayı yalnızca bir anlatı biçimi değil aynı zamanda bir eylem alanı olarak kurar. Kamera, klasik sinemanın göz hizasında değildir; izleyiciyi bir gözetleyici konumuna yerleştirmek yerine onu ya tanık olmaya ya da taraf seçmeye zorlar. Laura Mulvey’nin kavramsallaştırdığı male gaze burada ya hiç yoktur ya da tersine çevrilmiştir. Kadın karakterler gözetlenmek için değil, kendi görünümlerini geri almak için oradadır.

Born in Frame‘deki anlatı, çizgisel bir zaman akışına ya da bireysel dönüşüm hikâyelerine dayanmaz. Parçalı yapısı, çok sesliliği ve belgesel estetiğiyle baskı altındaki kimliklerin çok katmanlı doğasını biçimsel olarak da yansıtır. Düşük kaliteli görüntüler, kurgudaki belirsizlikler ve radyo yayınlarından akan bilgi kirliliği, izleyicinin kolay bir özdeşlik kurmasını bilinçli olarak engeller. Borden, izleyiciyi pasif bir gözlemci konumunda bırakmaz, onu politik bir tavır almaya çağırır.
Adelaide Norris’in hücrede ölü bulunması, hikâyede bir kırılma anıdır. Bu sahne, sistemin görünmeyen şiddetini görünür kılar. Norris’in yokluğu, diğer kadınlar için bir varoluş nedenine dönüşür ve farklı feminizmleri bir araya getirir.
Radyo istasyonundan yayılan bildiride kullanılan her kelime, yalnızca sistemin eleştirisi olarak kalmaz, aynı zamanda bu sistemin herkesin mağduriyetine nasıl zemin hazırladığını da gözler önüne serer.

“Bu sadece kadınların ezilmesinin hikâyesi değil; cinsiyetçiliğin, ırkçılığın, bağnazlığın, milliyetçiliğin… insan ruhunu köşeye sıkıştırıp bir fare gibi kafese tıkan bu düzenin hikâyesidir.”
Bu bildirinin okunması bir anlatı doruğu değil, açık bir çağrıdır. Bell Hooks’un oppositional gaze (karşıt/ihlalci bakış) kavramı burada önem kazanır. Filmin kadın karakterleri yalnızca sisteme değil, sinemanın bakış rejimine de direnmektedir. Onlar artık izlenen değil, bakanlardır. Kadınların kontrolündeki radyo, ataerkil iletişim kanallarına karşı alternatif bir kamusal alan yaratır.
Lizzie Borden, Born in Flames ile yalnızca bir hikâye anlatmaz, aynı zamanda bir çağrı metni ve görsel bir direniş arşivi yaratır. Klasik anlatı yapısının, kahraman merkezli ilerleyen anlatısının ve sinemasal özdeşlik kurallarının parçalanmasıdır bu film. Feminist sinemanın dili yalnızca karakterlerde değil; biçimde, ritimde, kadrajda ve eksik bırakılan anlatı halkalarında da kendini gösterir.
Born in Flames: Feminizm, İsyan ve Alternatif Sinema