Anasayfa İncelemelerDizi İncelemeleri The Sandman: İzlemeniz Gereken Bir Şaheser

The Sandman: İzlemeniz Gereken Bir Şaheser

Yazar: Buse Alkan

The Sandman: İzlemeniz Gereken Bir Şaheser

“Dreams don’t fucking die.” Yazıya fragmanda da duyduğumuz bu replikle başlamak istiyorum çünkü bütün bir sezon boyunca bu replik kulaklarımda yankılandı. Dizi için o kadar uygun bir tanımlama ki bu, inanamazsınız! Birazdan daha derine ineceğiz bu konu hakkında ama önce kısaca Sandman’den bahsedelim.

The Sandman, dünyanın büyük bir heyecanla beklediği uyarlama, sonunda Netflix’te ve ben erkenden izleme şansına erişmekten büyük keyif duyuyorum. Her şeyden önce söylemeliyim ki Neil Gaiman bu işin başında durup denetleyerek en doğrusunu yapmış. Bu sayede bu şaheserin ortaya çıkması kesinleşmiş. Hepimizin bildiği gibi Neil Gaiman’ın ünlü çizgi romanı Tha Sandman’in uyarlaması olan bu dizi Endless’ın (Ölümsüzler) hikayelerini anlatıyor. Ölümsüzlerin yaşça üçüncü sırasında olan Dream (Düş) çizgi romanın ve dizinin baş karakteri. Ölümsüzlerin yedi kardeşten oluştuklarını ve bunların Destiny (Kader), Death (Ölüm), Dream (Düş), Destruction (Yıkım), Desire (İhtiras), Despair (Umutsuzluk), Delirium (Hezeyan) olduğunu hepimiz biliyoruz. Çizgi roman ilk önce DC’ye bağlı olarak çıkmış ardından DC’nin alt yayını olan Vertigo yayına geçmiştir. Dizi’nin şu anda ilk sezonu yayınlanmış durumda ve ilk sezonda ilk üç cilt işlenmiş ve her bölüm yaklaşık kırk dakika. Birinci sezonda Ölümsüzlerden Düşü, Ölümü, İhtirası ve Umutsuzluğu görürüz. Devamında diğer kardeşleri de görmek için sabırsızlandığımı söylemeliyim.

Kısaca bilmeyenler için konusundan bahsetmek isterim: Sandman ya da daha çok hitap edilen adıyla Düş ölümsüz olmak isteyen ve bunun için Ölüm’ü hapsetmeye kalkan Roderick Burgess’in tuzağına düşer. Bir asrı geçkin bir süre boyunca evinin bodrumunda hapis kalır. Roderick Burgess öldükten sonra oğlu Alex korkudan Düş’ü salamaz. Bir gün kafesin etrafındaki çember büyüsü bozulur ve Düş serbest kalır. Düş, diyarına döndüğünde ise her şeyi yıkılmış bulur. Düş’e ait olan ve güçlerini içinde bulunduran kum dolu deri bir kese, miğfer ve yakut Roderick Burgess tarafından yüzyıllar önce çalınmıştır. Ondan da metresi çalar ve kaçar. Düş ise kendi eşyalarını bulmak üzere kuzgunu ile beraber dünyalar arası bir yolculuğa çıkar. Düş’ün bir asırdan fazladır yok olması da uyanık dünyada sorunlara sebep olmuştur. Bunun büyük sonuçları olacaktır.

Konusu hakkında daha derin bir incelemeye geçmeden önce oyunculuklardan ve sinematografiden bahsetmek isterim: Öncelikle Düş ile başlayalım, Tom Sturridge harika bir seçim olmuş. Düş’ün ölüm gibi soğuk ama aynı zamanda çocuk gibi duygusal oluşunu çok başarılı bir şekilde anlatmış ve seyirciye aktarmış. Dizinin başında Düş karakteri ile karşılaştığımız andan itibaren önce ondan korkmamızı daha sonra ise onu küçük bir çocuk gibi sarıp sarmalamamızı sağlamış. Neil Gaiman’ın çok dikkat ettiğini söylediği Düş’ün konuşma tarzı ise dizide kendini belli etmekte. Ölümü oynayan Kirby Howell Baptiste de oldukça başarılı bir performans sergilemiş; cana yakın ve güler yüzlü bir ölümü izlemek kötü bir oyunculukla tamamen felaket olabilirdi fakat Kirby Baptiste her şeyi dozunda kullanarak bu rolün altından başarıyla kalkmış. Diğer önemli bir rol ise Gwendoline Christie’ye ait olan Lucifer Morningstar’dır. Düş ile düşman olan bu karakter oldukça gösterişli ve bir o kadar da güçlüdür. Game Of Thrones’dan tanıdığımız bu oyuncu beklendiği gibi başarılı bir performans sergilemiştir. Dikkat çeken bir diğer oyunculuksa cinsiyetsiz İhtiras karakterini oynayan Mason Alexender Park’a ait. Karakter gibi kendisi de cinsiyetsiz bir kimliğe sahip olan bu oyuncu role kendisi talip olmuştur. Ve bunu yaptığı için ona kesinlikle çok teşekkür ediyorum. Dizide İhtirası çok az bir süre görmüş olsak da o kadar etkileyici bir performanstı ki hayran kaldım. Kendisini ileride daha çok göreceğimizi düşünmekteyim. Bahsedilmesi gereken bir diğer oyunculuksa John Dee karakterini oynayan Dawid Thewlis’e ait. Kendisi Harry Potter serisindeki Remus rolüyle adını dünyaya duyurmuştur. Oynadığı bu karaktere dizide komple bir bölüm ayrılmıştır çünkü ele geçirdiği yakut ile neler yapabileceğini seyirciye göstermenin en iyi yolu buydu. Bu karakter oldukça acımasız olmasına rağmen bir o kadar da savunmasızdır. Seyirci olarak ondan aynı anda hem nefret edip hem de ona acımamız gerek ve Thewlis bunu kesinlikle başarmış.

Sinematografi açısından bakacak olursak da dizinin çok başarılı olduğunu söyleyebilirim. Düş Diyarı en ince ayrıntısına kadar görebiliyorsunuz. Ayrıca dizi boyunca farklı asırları görmekteyiz ve dönem konseptini de çok başarılı bir şekilde hazırlamışlar. Her ölümsüzün kendi diyarı olsa da biz dizide sadece Düş’ün ve İhtiras’ın diyarını görmekteyiz. Ek olarak da Düş’ün yaptığı yolculuk sebebi ile cehennemi. Cehennemin kabullenilmemiş ve tanrılar tarafından terk edilmiş oluşu mimarisi ve atmosferi ile çok başarılı bir şekilde aktarılmış.

Dizinin genel havasından bahsettiğimize göre artık hikayede derinlere inmeye başlayabiliriz. Bu sebeple bundan sonraki kısımda bolca spoiler olacaktır, bilginize.

Hikayeye bakacak olduğumuzda çizgi romanla yüzde doksan uyuştuğunu söyleyebiliriz fakat yüzde onluk kısımda bence hiç rahatsız edici olmamış. Bunun sebebi ise eklenen ve değiştirilen yeniliklerin diziye çok iyi oturtulmuş olması. Dizideki hikayede çizgi romanların diğer evrenlerle kurduğu bağdan ve diğer süper kahramanlardan hiç bahsedilmemiş. Bu sayede sadece Ölümsüzleri ve onların insan hayatlarına olan farklı etkilerini izleyebilmekteyiz. Buna en iyi örnek Lyta ve Hector karakterleri olabilir. Normalde çizgi romanda Lyta, Wonder Woman’ın kızı iken Hector, Hawkman ve Hawkgirl’in oğludur. Fakat dizide bunlardan bahsedilmez onun yerine Lyta’yı, Rose Walker’ın komşusu olarak görürüz.         Çizgi romanla dizinin arasındaki bir diğer farklılık ise John Constantine karakterinin Johanne Constantine oluşu. Bu dönüşüm aynı zamanda geçmiş dönem hikayesinde de rastladığımız büyük büyükanne Johanne ile günümüzdeki Johanne’yı aynı kişinin oynamasına sebep olmuş.  Bu da hikayeye yeni bir paradoks katmış çünkü Constantine ailesi Düş ile ilişkisi olan önemli bir aile ve dizide Düş’ün kumu Johanne’dan alması gerekmekte.

Dizinin başında Düş’ü tuzağa düşüren asıl kişi olarak Roderick olarak gözükse de aslında her şeyi başından beri planlayan kişi İhtiras’ın ta kendisidir. Düş yakalandıktan sonra kaçmaması için Roderick’e yardım eden Korintli de buna dahil.

Korintli, Düş’ün kendi yarattığı bir kabustur fakat uyanık dünyada insanlara musallat olup onları öldürmekten zevk alır. Bu sebeple Düş yakalanınca Roderick’e yardımcı olur. Düş bir asır sonra kaçtığında ise ona engel olmaya çalışır.

Diğer bir yanda ise Düş öncelikle eşyalarını geri almak için uğraşır. Önce yerlerini öğrenmek için geçmişi, şimdiyi ve geleceği bilen üç kız kardeşle görüşür. Sonra Johanne’dan kumu alır. Ardından miğferi almak için Cehennem’e gider. Cehennem’de miğferini alabilmek için Lucifer ile bir düelloya tutulması gerekir. Dizide en sevdiğim sahnelerden birisi bu sahne olabilir çünkü düello beklenilen gibi bir dövüş düellosu değildir. Sözlü bir oyun oynamaktadırlar. “Ben ……’yım.” diyerek birbirini alt eden, en güçlü varlığı söyleyenin kazandığı bir oyun. Ve Düş tamda kaybetmek üzereyken kuzgun Matthew onu cesaretlendiren ve benim çok sevdiğim repliği de içeren bir konuşma yapar. “Dreams don’t fucking die.” Ve en sonunda Düş her şeyi yenebilecek olan tek varlığı söyler: “Ben umudum.” Ve oyunu Düş kazanır. En başta bahsettiğim bu replik dizinin önermelerinden biri aslında. Dizi boyunca Düş’ün hayatta kalmak ve Düş Diyarı ayakta tutmak için çabalamasını izleriz. Ayrıca hikayelerini izlediğimiz insanların hepsi düşlerini, hayallerini gerçekleştirmek için çabalar. Ne kadar zor durumda olurlarsa olsunlar hep bir umutları vardır.

Ta ki John Dee’nin yakutu kullanıp insanların üzerinde deney yapmasına kadar. John Dee, Roderick Burgess’ın istenmeyen gayri meşru çocuğudur. Annesi Ethel kaçarken Düş’ün ganimetlerini de almıştır. Yakut da John’a böyle geçmiştir. John yakutu değiştirerek sadece kendisi kullanabilir hale getirir. Ardından da insanların yalan söylemelerini ellerinden aldığını ve daha dürüst bir dünya yaratacağını iddia eder. Fakat aldığı şey insanların umududur,  düşleridir. Bu sebeple insanlar birer katile dönüşürler. Bunun sonunda Düş ve John Dee karşı karşıya gelir. John yakutu kırarak yok etmeye çalışır. Fakat kırılan yakutun içindeki güç Düş’e transfer olur. Bundan sonra geriye kalan beş bölümde ise Düş’ün kaçırılmasının insanlar üzerindeki etkisini bir büyükanne ve torunlarının hikayesi üzerinden izleriz. Yine olaylara Korintli de dahil olur fakat sonunda efendisi tarafından yok edilir. Düş ise ilk andakinden daha sıcakkanlı, daha kıymet bilici, daha arkadaş canlısı birine dönüşmüş olur. Düşler ölmez, sadece şekil değiştirir.

Neil Gaiman’ın da dediği gibi bu hikaye Düş’ün değişimle savaşını anlatmaktadır. Ve bu temayı da dizide çok başarılı bir şekilde yansıtmışlar. Bu sayede de hikayenin özünden sapmamış olmuşlar. Aynı zamanda kullandıkları Habil ve Kabil gibi, Mireneler gibi mitolojik ve dini karakterler de hikayenin adeta bir parçası olmuş. Dizide seni rahatsız eden hiçbir şey yok mu derseniz de bir tek sezonun iki parçaya bölünmüş gibi hissettirmesini sevmediğimi söyleyebilirim. İlk beş bölüm Düş’e ve yolculuklarına odaklanırken son beş bölümde daha çok Rose Walker’a odaklanmış oluyoruz. Sonunda iki hikayeyi birbirlerine bu kadar iyi bağlayamasalardı üzücü olurdu. Ama neyse ki bunu harika birleştirmişler ve bu diziyi muhteşem olmaktan alıkoyamamışlar.

Hikayenin şimdilik sonuna geldik. The Sandman 5 Ağustos’tan itibaren Netflix’te vizyonda. Kesinlikle kaçırmamalısınız. Gidin ve o harika Düşler Diyarının tadını çıkarın. Çünkü bunun devamı çok daha iyi olacak ve ben şimdiden bunun için sabırsızlanıyorum!

The Sandman: İzlemeniz Gereken Bir Şaheser

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap