Anasayfa İncelemelerFilm İncelemeleri A Hidden Life: Varoluşun Saklı Öyküsü

A Hidden Life: Varoluşun Saklı Öyküsü

Yazar: Ceren Güleroğlu

A Hidden Life: Varoluşun Saklı Öyküsü

The Tree of Life, The Thin Red Line, Days of Heaven gibi ünlü yapımlarıyla bilinen Terrence Malick’in yönetmenliğini yaptığı biyografi türündeki son filmi A Hidden Life, 2019 yılının Mayıs ayında Cannes Film Festivali’nde gösterime girdi. 26 adaylık ve 7 ödüle sahip yapım birkaç yönüyle eleştirilse de Malick’in bir takipçisi olarak Malick klasikleri arasında yerini almaya hazır bir yapım olduğunu söyleyebilirim.

Adını George Eliot’un Middlemarch eserinin bir kesitinden alan yapım (kesit ise İncil’den bir bölüme gönderme yapmaktadır), İkinci Dünya Savaşı zamanında Hitler’e sadakat yemini etmeyi reddeden Franz Jägerstätter (August Diehl) adlı Avusturyalı bir çiftçinin öyküsünü anlatıyor. Üç çocuğu ve eşi Franziska’yla (Valerie Pachner) basit bir hayatı olan Franz, kilisenin de Hitler’in yanında yer aldığı ve yaşadığı köydeki her erkeğin savaşa gitmesini zorunlu kılan bir durumla karşı karşıya kalır. Bu zorunlulukla birlikte masum insanları bir hiç uğruna öldüreceğinin farkındadır. İlk başta savaş için bağış yapmayı bile reddeden Franz ahlaki ve manevi değerlerine aykırı olan çağrıya karşı direnişte kiliseyi de karşısına alarak tutuklanmayı göze alır. Bu süreçte Franz’ı vatan haini olarak nitelendiren “uygitsinci” Nazi yanlısı köylüler Franziska ve çocukları dışlar. Franz hapiste kendi mücadelesini verirken Franziska köydeki baskı ve zorbalığa karşı pasif direnişe geçerek topluma başkaldıran bir kadın figür olarak yapımda yer alır. Bu sebeple Franziska ve Franz, aile ve bireysel değerlerin savunucusu iki karakter olarak karşımıza çıkar.

Din ve inanç temalarının hakim olduğu yapımda toplumsal ve bireysel değerler sorgulanır. Ölümle bile tehdit edildiğinde mücadelesinden vazgeçmeyen Franz yemin etmemek için direnir. Bu mücadelenin içinde varoluş, din, ahlak ve etik sorgulaması yapmasına rağmen inançlı olan protagonist, İsa benzeri bir karakter profiliyle karşımıza çıkar fakat bir yandan da kilise savaşa dahil olduğundan tanrının böyle bir yıkımın karşısında durmamasına anlam veremez ve kuşku duymaya başlar. Film, kaderci bir tavır takınmak yerine olayları Franziska ve Franz’ın ilişkisi etrafından anlatarak bireyin hür iradesine vurgu yapar. Franz da Franziska da toplumdaki basmakalıp düşüncelere göre şekillenmiş karakter profili çizmezler. Bu sebeple yapım, bireyin körü körüne hastalıklı ideolojilere direnme çabasını en etkili şekilde ön plana çıkarır. Aşkı, ölüm korkusunu, yalnızlığı, hüznü ve direniş duygusunu izleyiciye en yoğun şekilde aktarmayı başarır.

Savaş ve yıkımın bireydeki etkisine odaklanan Malick, izleyiciye din ve inanç sistemlerini sorgulatırken bir diğer yandan da izleyiciyi ölüm anksiyetesiyle baş başa bırakır. Öleceğini bile bile yemin etmeyi kabul etmeyen Franz’ın iradesi ölüm anksiyetesini alt etmiş ve Franz’ı aşkınlık mertebesinde konumlandırmıştır. Çevresindeki herkesin “Tek başına direnerek hiçbir şeyi değiştiremezsin!” söylemleri bile Franz’ı yıldırmamıştır. Bu noktada özgür iradenin altı çizilerek bireyin seçiminden doğan sorumlulukları yüklenmesi ve seçimiyle öne çıkarak toplumun genelinden sıyrılıp bireysel olanı içselleştirmesinin en az toplumsal birlik kadar önemli olduğunu görürüz. Çünkü her ne kadar Franz’ın direnişi ölümüne sebep olup savaşın gidişatını değiştirmese yıllar sonra Malick’in filmine konu olarak gizlendiği yerden çıkıp günümüzün şartlarında izleyiciye ışık tutmuştur.

Son olarak Heidegger felsefesini ve aşkıncılık kavramını filmlerinin temeline oturtan Malick’in bu yapımında da Heidegger’in izleri görülmektedir ancak Heidegger’in Hitler yanlısı olması sebebiyle bu yapımı Malick’in bir nevi “kefareti” olarak gören eleştirmenler de vardır. Malick, Franz Jägerstätter’i yapımında yaşatarak şu ana kadarki yapımlarında benimsediği Heidegger felsefesini telafi etmeye çalışmıştır. Filmin bir sekansında sanatçının yerini sorgulatan Malick, ressam karakteri Ohlendorf’u (Johan Leysen) kendisiyle bağdaştırarak izleyiciye kendisinin de sinema sanatıyla neyi amaçladığını aktarmak istediğini de düşündürtüyor.

Ohlendorf Hz. İsa’nın acılarının silinip kafasında bir haleyle “huzurlu” İsa’nın resmedilişini örnek göstererek, bir sanatçının “sempati” ve “hayran kitlesi” yarattığını, toplumun görmeye hazır olmadığı gerçekleri ortaya dökmek yerine sanatı teselli edici bir araç olarak kullandığını dile getirir. Bununla birlikte bir gün cesaretini toplayarak “gerçek” İsa’yı resmedeceğini söyler. Ressamla Franz’ın arasında geçen bu konuşmada bireyin, inanç yoksunluğundaki anlam arayışında ve yozlaşmış bir toplumda sanatçıdan yeni bir bakış açısı edinme çabasına değinmiştir. Bu eksiklikte tanrının yerini doldurabilecek hümanist bir yaklaşımla sanatı ve sanatçıyı mütevazı bir şekilde filme konumlandırmıştır.

Neredeyse üç saat olan bu yapımda incelenecek pek çok nokta var. Bir Amerikan otörü olarak kabul edilen Malick, her türden izleyici kitlesine hitap etmese de özellikle bu yapımında günümüzün toplumsal sorunlarını bireye yansıtarak hepimizi ortak bir paydada buluşturuyor. Sadece estetik açıdan değerlendirildiğinde bile sunduğu görsel şölenin, hatta film müziklerinin tadını çıkarmak için bile izlenilebilecek bir yapım olduğunu söylemek isterim.

A Hidden Life: Varoluşun Saklı Öyküsü

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap