Anasayfa İncelemelerTiyatro İncelemeleriSerin Bir Sabah: Bağlar ve Yaslar Üzerine

Serin Bir Sabah: Bağlar ve Yaslar Üzerine

Yazar: Tolga Taşan
Serin Bir Sabah: Bağlar ve Yaslar Üzerine

Serin Bir Sabah: Bağlar ve Yaslar Üzerine

Tatbikat Sahnesi, tiyatromuz açısından en bereketli sahnelerden biri sanıyorum. Seyircisi zor fakat yetiştirdiği tiyatrocuları da bir o kadar çetin olan güzide başkentimiz Ankara’nın bağrından çıkan bu sahne, geçtiğimiz günlerde henüz 12. yılını kutlamışken 30. oyunuyla da prömiyer yaptı. İstanbul galasını DasDas Sahnesi’nde izleme şansı bulduğum Serin Bir Sabah, bu sezonun son sürprizi olarak karşımıza çıktı.

Serin bir sabah, Londra Metrosu… Birbirine zıt iki insan, kaderin cilvesiyle çarpışır ve bu karşılaşmanın doğurduğu sohbetler neticesinde bir ilişkiye başlar. Rupert düzenli ve tertipli bir yapıdayken Alex ise bir o kadar dağınık ve aykırıdır. Aralarında doğan bağ büyüdükçe büyür, zıtlıkları da artar fakat en büyük sınanmalarını henüz yaşamamışlardır.

Serin Bir Sabah: Bağlar ve Yaslar Üzerine

Serin Bir Sabah: Bağlar ve Yaslar Üzerine

Spoilersız Ön Bakış

Cordelia O’Neill’ın kaleminden çıkan oyun, Türkçeye Zeynep Anacan tarafından kazandırılmış. Açıkçası ben, karakterler birbirlerine Alex ve Rupert demedikçe oyunun yabancı bir metin olduğunu hiç hissetmedim. Bu açıdan iyi bir çeviriyle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilirim.

Keza oyunun yönetmeni Erdal Beşikçioğlu’nun rejisi de bir o kadar akıcı ve hareketli ilerlediği için karakterler dışında başka detaylara çok odaklanmıyorsunuz. Dinamik geçişlerle seyircinin o anki duygularını besleyen anlar yaratmayı iyi becerdiği aşikâr. Oyunun ritmi, karakterlerin ilişkilerine ve duygu durumlarına göre biçim alıyor ki bu benim oyunlarda çok sevdiğim bir taraf.

Tabii ki iki oyuncu da metni ve rejiyi bize iyi geçirebilen güçlü oyuncular olduğu için oyun iyi bir tona oturuyor.

Elvin Beşikçioğlu’nun hayat verdiği Alex, gerek duygu durumlarındaki değişimlerle gerek personasının getirdiği aykırılıklarla çok izlenesi, hatta oynanası bir karakter. Bir iki ufak yerde “Elvin Beşikçioğlu izliyorum” hissi yaşasam da oyun boyunca Alex’i izlediğime ikna oldum. Bu seviyede bir oyuncu için aslında konuşulmaması gereken konular olsa da ününü ve oynadığı karakterleri denkleme alınca, benzer seviyelerdeki oyuncuların sık düştüğü bir tuzak olduğunu düşünüyorum.

Fatih Sönmez ise Rupert karakterinde, oyunun dinamiklerini asıl elinde tutan isim olarak karşımıza çıkıyor. Oyun boyunca hikâyeyi esasen onun gözünden izliyoruz. Oyun ile seyirci arasındaki köprüyü kurma görevi de hâliyle ona düşüyor ki Fatih Sönmez kesinlikle bu tarz işleri iyi kotaran bir oyuncu. İkili olarak da kimyaları tutmuş.

Oyunun en büyük şansı da sanıyorum, oyun dinamiklerini konuşabilen ve tasarlayabilen üç ismin bu projede bir araya gelmesi. Fahrenheit 451’de başlayan bu oyun arkadaşlığı umarım uzun yıllar daha meyvesini vermeye devam eder.

Sahne arkasında ise muhtemelen izlediğiniz birçok oyunun ışık ve dekor tasarımında imzası bulunan Cem Yılmazer bulunuyor. İlk etapta derme çatma ve kafa karıştırıcı bir sahne düzeni olduğunu söyleyerek lafa başlayabilirim. Fakat sahnede olan her şeyin bir mana ya da duygu tetikleme aracı olarak kullanıldığını görüyorsunuz.

Serin Bir Sabah: Bağlar ve Yaslar Üzerine

Serin Bir Sabah: Bağlar ve Yaslar Üzerine

Spoilerlı Son Bakış

Alex ve Rupert’ın metroda çarpışmalarıyla başlayan bir bağ kurma hikâyesi Serin Bir Sabah. İkilinin her ne kadar zıt olsalar da kurmaya çalıştıkları ya da belki de daha önemlisi yıkmamaya çalıştıkları köprüleri gördüğümüz ilk buluşmalarından evliliklerine uzanan hızlı bir ilişki turu atıyoruz.

Özellikle başlarda tempo inanılmaz yüksek. Tempoya orantılı olarak oyunun komedi tarafı da kendini gösteriyor. Açıkçası ben oyunun komedi dilini çok samimi buldum. Bir iki yerde sesli olarak gülsem de genel itibarıyla gülümseyerek takip ettim oyunu. Oyun, özellikle ortalarına doğru tempoyu ve dolayısıyla komedi dozunu da artırıyor. Buralarda seyircinin de oyuna kendini bıraktığını gözlemledim.

Ta ki karakterlerimiz doğum sonrası çocuklarını yitirene kadar… Buradan sonrası adeta oyunun deri değiştirdiği, komedi tarafını istese de sürdüremediği ve büyük bir yumrunun boğazımıza düğümlendiği kısım. Tıpkı gerçek bir yas süreci gibi. Oyun adeta bir roller coaster gibi yüksek hızlarda bizleri tepelere çıkardığı gibi yine yüksek hızlarda aşağılara indirmeyi de başarıyor.

Özellikle cenaze marşının farklı bir yorumunu duyduğumuz ve evin içinde rüzgârda uçuşan perdeler gibi yükselen muşambaların yarattığı duyusal hissiyat, kısa bir an olsa da yasla gelen değişimi hissettiriyordu.

Oyun bu kırılmanın ardından tamamen yasa ve yasın getirdiği o bulanık bağlara odaklanıyor. İki karakter de yasın belli evrelerinden geçerken gitgide kırılganlaşıyor ve her ikisi de aslında yası farklı şekillerde yaşıyor. Rupert daha içine atan bir taraftayken Alex bu süreci daha görünür biçimde yaşıyor.

Alex neşesini doyasıya hissedebilen bir karakter. Sebepleri bir tarafa, neşesine tutunabilen de biri. İşin güzel tarafı ise hem neşeli tarafının hem de yas sürecinin doyasıya oynandığını görebilmemiz. Yasın getirdiği duyguların karmaşasında tutunduğu tek duygu ise bebeğin o ana kadar Alex’le birlikte kurduğu bağ. O günleri tekrar hissetmek istemek o kadar doğal bir istek ki…

Açıkçası izlerken sürecin Alex için sürekli uzaması ve bir türlü çözülememesi içimi daralttı; buna paralel olarak bütün odağım onun bir an önce bu süreçten kurtulması üzerineydi. O an gözümden kaçan şey ise Rupert’ın da bu yası hâlâ yaşadığıydı. Finalde onun da kendi yasıyla barışmasını, Alex’in yasını anladığı bir noktada yaşadığını görüyoruz. İki karakter de yası ortak bir paydada yaşadıklarında artık birbirlerini daha iyi anlamaya başlıyorlar. Belki de bağ kurmanın temeli burada başlıyordur.

Günümüz ilişkileri için en çok söylenen şeylerden biri bu bağ kuramama hâli. Bu oyunda da aslında istese kolayca uzaklaşabilecek iki insanın bu ilişkiyi sürdürme biçimleri bize ilişkiler adına güzel doneler veriyor. İlk etapta Alex’in ilişkideki renkli, deli dolu karakteri ilişkiyi taşıyor gibi dursa da renklerin ikisi için de grileştiği bir noktada Rupert’ın da ilişkiyi taşımak için uğraştığına şahit oluyoruz. Birbirine denk düşen tatlı bir dans gibi… Şimdi ve ilerdenin arasında bir yerdeler.

Anlatıcı olduğu kısımların haricinde Rupert’ı tanıma şansı bulduğumuz anlar genellikle Alex ile diyaloglarında ortaya çıkıyor. Bu da onun bir nevi güvenilmez anlatıcı olduğunu gösteriyor aslında. Rupert’ın seyirciye karşı sessiz olduğu anlarda karakterin daha gölgede kalan taraflarını görüyoruz. Orada “hesaplayan adam” olmak istememesi ayyuka çıkıyor ki bu da bence haklı bir istek.

Artık ikisi de serin bir sabah metro’da çarpışan iki yabancı değiller.

Serin Bir Sabah: Bağlar ve Yaslar Üzerine

Serin Bir Sabah: Bağlar ve Yaslar Üzerine

Toparlayalım

Serin Bir Sabah, anlatısını üzerine kurduğu ilişkiden başlayarak çok özel bir iş. Oyunun bende bıraktığı hissiyat da oldukça pozitif bir yerde duruyor. Elvin Beşikçioğlu, Fatih Sönmez ve Erdal Beşikçioğlu uzun yıllar daha izlemek isteyeceğim isimler. Yolları açık olsun. Sonraki yazılarda görüşmek üzere.

Serin Bir Sabah: Bağlar ve Yaslar Üzerine

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap

Bu internet sitesinde, kullanıcı deneyimini geliştirmek ve internet sitesinin verimli çalışmasını sağlamak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Bu internet sitesini kullanarak bu çerezlerin kullanılmasını kabul etmiş olursunuz. Kabul Et Daha Fazlası...