Pieces of a Woman | Netflix: İnceleme

Pieces of a Woman | Netflix: İnceleme

Kornél Mundruczo yönetmenliğinde eşi Kata Wéber’in senaristliğinde ve Shia LaBeouf, Vanessa Kirby gibi usta oyunculara sahip kadrosuyla 7 Ocak 2021’de Netflix’te gösterime giren aynı zamanda Venedik Film Festivalinde Altın Aslan’a aday gösterilen ne var ki bizim de büyük bir beklentiyle izlediğimiz Pieces of a Woman bazı sekanslarda bizi heyecanlandırsa da bazı yönlerden hayal kırıklığına uğrattı.

Bizi heyecanlandıran en birincil nokta çeşitli festivallerde hem adaylık hem “En İyi Kadın Oyuncu” ödülüne layık görülen Vanessa Kirby’nin performansıydı. İzlediğimiz hikayenin büyük oranda oyuncu performansı üzerine kurulu bir yapısı olması da bu heyecanımızı arttırdı. Aslında film zaten afişinde yazan oyuncularla bile beklenti çıtamızı çok yükseklere çıkarmıştı.

Peki bu çıta nasıl daha da yükselerek arşa çıkıyor? Film, ilk olarak izleyen herkesi koltuğuna çivileyen plan sekansla çekilmiş çarpıcı bir evde doğum sahnesiyle açılıyor. Ailesine bir kişi daha eklemek üzere olan çiftimiz Martha (Vanessa Kirby) ve Sean (Shia LaBeouf) heyecanlı ve hararetli bir şekilde bu zorlu doğum tecrübesini kotarmaya çalışıyor. (Burada oyunculuk gerçekten böyle olmalı, diye hissettiğim çok fazla an olduğunu söyleyebilirim Kirby ve LaBeouf adına. Kendimi o ikilinin gerçekten bebek bekleyen bir çift olduğuna inanırken görmem beş dakika bile sürmedi.) Evde doğum için bekledikleri ebe meşgul olduğundan doğuma başka bir ebe geliyor ve aslında hikayenin zorlu süreci burada başlıyor.

Martha ve Sean’ın tanımadıkları ebeye olan güven problemi, bebekte oluşan bir komplikasyonla bebeğin hayatını kaybetmesiyle devam ediyor ve sahne kapanıyor. İzlediğimiz bu gergin, temposunu elden bırakmayan sahne aslında filmin devamı adına içimizdeki beklentiyi katmerliyor. Beklentinin bu kadar yükselmesi sonraki sekanslarda seyirci için büyük bir sıkıntı yaratıyor. Çünkü gerçekten filmin temposu ilerleyen dakikalarda asla ilk sekansa benzemiyor. Çiftin ebeye olan güvensizliği bebeklerini kaybetmeleriyle birbirlerine olan güvensizliğe evriliyor ve eski ilişkileri gittikçe toksikleşerek sıkıcı bir sürece giriyor.

Eğer içinizden bir filmi atlayarak ya da hızını arttırarak izlemek geliyorsa kurguda, akışta, yönetmenlikte büyük bir sıkıntı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Sinemada yavaş akan sahne görmeye çok alışkın biri bile bu filmin ilerleyen sahnelerinde sıkıntıdan sahneleri ileri sarmak isteyebilir. Gerçekten inanılmaz büyük bir tempo düşüşü ve sıradanlık var. Bu kadar empatiye açık, doğal ve yaşanma olasılığı da hayli yüksek bir hikayede adeta ekranla seyirci arasına bir set çekiliyor ve izlediğiniz kişilerle, hikayeden bağınızı koparmış şekilde buluyorsunuz kendinizi. Hikayenin sonunda ne olacağını hala merak etseniz bile son saatlerin bayıklığı herkes tarafından dikkat çeken bir özellik oluyor doğal olarak.

Filmin bir başka dikkat çeken özelliği de metaforlarla süslenmeye çalışılmış olması. “Çalışılmış olması” diyorum çünkü metafor bu kadar kör göze parmak olduğu zaman tanımını pek karşılamıyor açıkçası. Zamanın nasıl geçtiğini sadece tarih yazan başlıklarla değil bir köprünün yapım süreciyle de görüyoruz. “Elma kokulu bebek” metaforunun filmin sonunda tekrar karşımıza çıkması minik ama filmin güzel detaylarından denilebilir. Tabi bunların ne kadar derin ne kadar içsel oldukları üzücü bir tablo. Zira bu kadar tabir-i caizse kabak gibi ortada olmaları değerlerini düşürüyor.
Bir de filmdeki efsane “Ortaköy Cami” tablosu sahnesinden bahsetmeden geçemeyeceğim. Filmde Sean ve avukatımız Suzanne (Sarah Snook) arasında geçen bir diyalogta Sean’ın İstanbul Boğaz Köprüsüne bakarak dakikalarca bambaşka bir köprü hakkında bilgi verdiği sahne bir gaf ise gerçekten bu kadar büyük çaplı bir iş için inanması güç, komik bir hata.

Benim bu filmle ilgili görüşüm ilk sahnedeki tempoyu elinde tutabilseydi çok iyi bir film olabilecekken bu saydığım sebeplerden dolayı çok ortada kalması. Ortalamayı birazcık yükselten tek sebep de oyuncular ve oyunculuklar diyebilirim.

Ayrıca filmde oyuncu seçimlerinin adından söz ettiren medyatik isimlerden yapılması, filmin Kornél Mundruczo’nun ilk İngilizce filmi olması ve gösterime sunulacak platform olarak Netflix’in tercih edilmesiyle Avrupa sinemasının minimal sanat kitlesinden çok ana akım medyaya ve geniş bir jenerik Amerikalı izleyici kitlesine hitap etmek istendiği çok açık. Keşke ulaştığı bu büyük kitleyi elinde tutabilecek seviyede bir film olsaydı belki o zaman hakkında daha iyi şeyler söyleyebilirdik. Ben bu filmin ilk sekansını bir kısa film izlemişim gibi düşünüp hayatıma pozitif devam etmek istiyorum. Umarım siz de öyle yaparsınız. Başka türlü bu filmden beklediğimiz keyfi almamız imkansız gibi… 56/100

Pieces of a Woman | Netflix: İnceleme

Aylin Şahin’in Diğer Yazıları İçin Tıklayın.

5 1 Oy Ver
Oy Ver
Yazıya Abone Ol
Bildir
0 Yorum
Tüm Yorumları Göster