One Battle After Another: Umuda Kelepçe Vurulamaz
Bu yılın beklenen filmi One Battle After Another sonunda geliyor. Ama bu film öyle bir film ki hem kendimizle hem de toplumumuzla hesaplaşacağımız çarpıcı bir hikâye sunuyor. Tüylerinizi diken diken edecek kadar sarsıcı, midenize yumruk indirecek kadar da güçlü bir yapım.
Amerikan sinemasının etkileyici yönetmenlerinden Paul Thomas Anderson’ın yeni filmi One Battle After Another, izledikten sonra üzerine uzun süre düşünmeniz gereken filmlerden biri olmaya aday. Yönetmenin 2014’te çektiği Inherent Vice’ın da yazarı olan Thomas Pynchon’ın Vineland romanından uyarlanan filmin başrollerinde Leonardo DiCaprio, Sean Penn, Benicio Del Toro, Regina Hall, Teyana Taylor ve Chase Infiniti yer alıyor. The Brutalist’ten (Brady Corbet) sonra VistaVision kamerasıyla çekilen ikinci film olma özelliğini taşıyan One Battle After Another, bu Cuma TME Films tarafından vizyona giriyor.
Filmin hikâyesine geçelim. Eski bir French 75 üyesi olan Bob (Leonardo DiCaprio), paranoyası sebebiyle kızı Willa (Chase Infiniti) ile medeniyetten oldukça uzak bir yerde yaşıyor. Ancak 16 yıl sonra eski düşmanı Steven Lockjaw (Sean Penn) karşısına çıkıyor ve Bob’un dünyası altüst oluyor. Bu altüst oluş sadece geçmişin hesaplaşmalarıyla değil, Steven’ın intikamıyla ve Bob’un kızı için artan paranoyasıyla da birleşiyor. Öte yandan ülkede büyüyen bir isyan da hikâyenin arka planını oluşturuyor.

One Battle After Another: Umuda Kelepçe Vurulmaz
Bu filmi üç açıdan değerlendirmek mümkün. İlk olarak fitili ateşlenen bir isyan üzerinden ilerliyor. İsyan, yalnızca kötülüğe karşı öfkeyi değil, aynı zamanda içimizdeki umudu da ortaya çıkarıyor. İkinci unsur ise babalık içgüdüsü. Paul Thomas Anderson bu içgüdüyü çok güçlü bir şekilde yansıtmış. Bob’un paranoyası ve korkuları, yalnızca bir babanın değil, kardeşi olan her abinin dahi hissedebileceği türden. Annesinden emanet aldığı kızına olan sevgisi film boyunca net biçimde hissediliyor. Üçüncü olarak da saklanamayan sırlar var. “Beyaz adam” üstünlüğünden faydalanarak pek çok genci ve göçmeni tutuklayan Steven Lockjaw’un, Bob’un eşiyle yaşadığı yasak ilişkinin ortaya çıkışıyla dengeler tamamen değişiyor.
Filmin adı da temasına hizmet ediyor. Hepimizin bu hayatta savaştan savaşa koşarak zafer kazanma ve umut etme çabasını simgeliyor. Bunun ötesinde film, bir nesle bırakılacak bağlılık ve sadakatin de önemini hatırlatıyor. Anderson’ın mesajı net: “Bir sonraki nesle aktarılmadığında, direniş neye yarar?” Bu vurguyu, İspanyolca’da sadakat anlamına gelen “Perfidia” şarkısının çaldığı sahnede de görüyoruz. Film aynı zamanda ABD’nin rezilliklerini de gözler önüne seriyor. Beyaz adam ayrıcalığından beslenerek insanları keyfî şekilde yargılayan ve tutuklayan polislere sert bir tokat indiriyor. Teması ve alt metniyle bu film, baş tacı edilmeyi hak ediyor. Hatta En İyi Senaryo ve En İyi Yönetmen dallarında Oscar alırsa şaşırmam.
Aksiyon tarafına gelirsek; özellikle soygun, takip ve kovalamaca sahneleri çok başarılı. Meksika sınırında geçen bir bölüm, bana Hitchcock’un North by Northwest (1959) filmindeki unutulmaz sahneleri hatırlattı.

One Battle After Another: Umuda Kelepçe Vurulmaz
Teknik açıdan da film çok güçlü. Paramount’un 1961’de One Eyed Jacks’ten sonra rafa kaldırdığı geniş ekran ve 70mm peliküllerle (1.66 ve 1.85 ölçeklerinde) VistaVision’la çekilmiş olması dikkat çekici. Brady Corbet’nin The Brutalist filmiyle yeniden gündeme gelen VistaVision, bu yapımla varlığını sürdürüyor. Michael Bauman’ın görüntü yönetmenliği, sinematografinin IMAX salonlarında perdeyi tamamen kaplamasını sağlıyor.
Kurgu tarafında da özen hissediliyor. Açılış sahnelerindeki geçişler ve yazılar, hem nostaljik bir tat veriyor hem de tempoyu sürekli yüksek tutuyor. Andy Jurgensen’in kurgusu, sinematografi kadar takdire değer.
Müzikler ise Jonny Greenwood’un imzasını taşıyor. Dramayı başlatan piyano melodilerinden gerilimi artıran yaylılara, Sol (Gm) notasının yarattığı güvensizlik hissinden davulların ürpertici etkisine kadar her şey kusursuz bir duyusal deneyime dönüşmüş.

One Battle After Another: Umuda Kelepçe Vurulmaz
Oyunculuklarda da güçlü performanslar var. Leonardo DiCaprio, paranoyak bir baba ve eski isyancı rolünde başarılı. Fakat Sean Penn’in canlandırdığı Steven Lockjaw, görünümüyle bile rahatsız edici ve son derece sahici. Teyana Taylor, protestocu eş rolünde sahiciliğiyle akıllarda kalıyor. Benicio Del Toro eğlenceli ve matrak bir performans sergilerken, Regina Hall da gayet başarılı. Willa rolünde Chase Infiniti, Presumed Innocent dizisiyle tanınmasının ardından ilk sinema deneyiminde oldukça sert bir performans sergiliyor.
Sonuç olarak One Battle After Another, bugünlerde ihtiyacımız olan kolektif direnişi, dayanışmayı ve umudu bir sonraki nesillere aktarmanın önemini anlatıyor. Aynı zamanda “Beyaz Amerikalı” denilen ırkçı zihniyetin kirli sırlarını da gözler önüne seriyor. Bu film sadece X ya da Y kuşağı için değil, Z kuşağına da seslenen bir yapım. Bana göre bu yılın en iyi filmlerinden biri, belki de en iyisi. 2 saat 41 dakikalık süresi ise su gibi akıp geçiyor.
Puan: 5/5