Gündüz Apollon Gece Athena: Kolonlar ya da Kalanlar
Bu yazı baştan aşağı bir övgüye dönüşebilir.
Mit ile gerçek arasında, kayıpların peşinde bir yolculuk…
Bazı filmler vardır, sadece bir hikâye anlatmaz; izleyicinin ruhuna dokunur, orada saklı kalmış soruları uyandırır. Emine Yıldırım’ın ilk uzun metrajı Gündüz Apollon Gece Athena tam da böyle bir film. Yönetmenliğini ve senaristliğini üstlenen Yıldırım, kadrosunda Ezgi Çelik, Barış Gönenen, Selen Uçer gibi güçlü isimleri barındırıyor. Görüntü yönetiminde Barış Aygen’in, müziklerde Barış Diri’nin imzası var. Daha ilk sahnesinden itibaren filmin, hem gerçek hem de mitolojik zamanları bir arada solumamızı istediğini hissediyoruz. Bu zamanlara doğru ilerlerken Yıldırım söyleşilerinde de belirttiği gibi bize nefes aldırmaktan hiç vazgeçmiyor. Sanki yıllardır beklediğimiz bir hikâyeye tanıklık ediyoruz.
Dünya prömiyerini yaptığı 37. Tokyo Uluslararası Film Festivali’nde “Asya’nın Geleceği” bölümünde En İyi Film Ödülü’nü kazanması tesadüf değil. İstanbul Film Festivali’nde aldığı SİYAD En İyi Film Ödülü de bunun bir teyidi. Ayrıca Pekin’de düzenlenen Beijing Uluslararası Film Festivali’nde Tiantan Ödülleri için aday gösterilmesi ve 28. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali‘nde FIPRESCI Ödülü‘nü kazanması filmin yalnızca Türkiye sineması için değil, dünya sineması için de dikkate değer bir yolculuğa çıktığını gösteriyor. Yakın zamanda Altın Koza Jüri Özel Ödülü’nü de alan filmin Kadıköy Sineması’ndaki ekip katılımlı gösterimini izledim. Filmi izlerken, salonun sessizliği içinde seyircilerin her birinin kendi hayaletleriyle yüzleştiğini hissettim. Yaklaşık iki saat boyunca her ana hayran kaldım, adeta sinemanın büyüsüne kapıldım gittim. Hem bir kadın izleyici hem de sinema alanında var olmaya çalışan bir kadın olarak, yönetmeninden oyuncularına, kurgucusundan yapımcısına kadar kadınların “elinden” çıkan bu filmi gözlerim dolu dolu seyrettim.

Gündüz Apollon Gece Athena: Kolonlar ya da Kalanlar
Filmin Konusu
Yetimhanede büyüyen ve içine kapanık bir karakter olan Defne, yetişkinliğinde beklenmedik bir yetenek kazanır: hayaletlerle konuşabilmek. Elindeki tek ipucu olan eski bir fotoğrafın peşinden annesini aramaya koyulur ve yolu Antalya’nın Side antik kentine düşer. Burada, farklı dönemlerden gelen hayaletlerle karşılaşır: radikal solcu Hüseyin, pavyon şarkıcısı Nazife ve antik çağdan kalma bir rahibe. Bu karşılaşmalar Defne’yi hem kendi geçmişinin sırlarına hem de toplumun görünmeyen yaralarına doğru sürükler.
Rüya ile gerçek arasındaki o ince çizgide yürüyen film, görünmeyenin yükünü omuzlarımıza bırakıyor. Hayaletler her ne kadar gerçeküstü varlıklar olarak hafızalarımızda olsa da karakter tasarımları o kadar iyi yazılmış ve oynanmış ki evrenin gerçekçiliğini hiç sorgulamıyoruz. Defne’nin hayaletlerle kurduğu bağ, aslında kendi hayaletlerini kabullenme sürecine dönüşüyor.

Gündüz Apollon Gece Athena: Kolonlar ya da Kalanlar
Emine Yıldırım’ın bu filmdeki tek ustalığı sadece yönetmenliği değil. Senaryonun yapısı neredeyse baştan aşağı kusursuzca tasarlanmış. Filmin kurgusu, ritmi bir an bile sekteye uğramıyor. Her sahne bir tercih, bir yönetmen tasarımı olarak sırıtmadan, yabancılaştırmadan akıp gidiyor. Ezgi Çelik’in canlandırdığı Defne’nin etrafında var olan tüm yan karakterler tam da Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’nda olduğu gibi ona rehberlik ederken, kendileri de dönüşüyorlar. Hüseyin karakterini canlandıran Barış Gönenen o kadar sempatik ve gerçek biri ki onu izlerken gözlerimizin dolmasına engel olamıyoruz — içindeki yaşam sevincine rağmen… Antik kadını canlandıran Gizem Bilgen, bedeniyle ve sözsüz performansıyla yaklaşık 5000 yıl öncesinden bugüne birçok kayıp ruha rehberlik ediyor. Ah Nazife… bu topraklarda belki her gün tekrar tekrar kaybettiğimiz binlerce kadının ruhunu, acısını, hayatını sanki içinde barındırıyor.
Filmde ara ara hem izlediğimiz hem dinlediğimiz mitolojik hikâyelerin bu topraklardan doğduğunu Yıldırım bize sürekli hatırlatıyor. Olay örgüsünde en sık izlediğimiz temalar aslında anne-kız, anne-oğul ilişkisi ve annelik kavramı. Geleneksel anne-kız kavuşmasının tam tersine bir hikâye tasarımı, kutsal annelik kavramını adeta yerle bir ediyor. Bu yönetmen tercihi de Gündüz Apollon Gece Athena’yı bugüne dek izlediğimiz filmlerden çok farklı bir yere koyuyor. Filmin sinematografisi ve müzikleri ise bu toprakların ve bu topraklarda doğan mitlerin zenginliğini katlıyor.
Finalde Defne’nin anneden tamamen ayrışması ve diğer karakterlerin hikâyelerinin denizde kapanışıyla hem rahatlıyor hem de derinden duygulanıyoruz. Özellikle Hüseyin’in hikâyesinin kapanmayışı, annesiyle yüzleşememesi, toplumun hâlâ süren mücadelesine güçlü bir selam çakıyor.
Sonuç olarak Gündüz Apollon Gece Athena yalnızca bir film değil, bu toprakların hayaletleriyle yüzleşmeye cesaret eden bir yolculuk. Defne’nin arayışı, izleyiciye kendi kayıplarını hatırlatıyor. Bazen bir fotoğraf, bazen bir şarkı, bazen bir hayalet; hepsi kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi ve nereye gitmekte olduğumuzu yeniden sorgulatıyor. Emine Yıldırım’ın ilk uzun metrajı, sinemamız için umut verici bir başlangıç olmanın ötesinde, izleyiciyi kendisiyle ve yaşadığı coğrafyayla yüzleştiren nadir yapımlardan biri. Belki de bu yüzden, film bittiğinde salonun sessizliği uzun süre dağılmıyor. Çünkü o sessizlik, aslında hepimizin içinde taşıdığı hayaletlerin yankısı. Tabii bu yankılar bol alkışlarla karşılık buluyor!