Le Havre: Mucizeler Bizim Mahalleye Uğramaz
Aki Kaurismäki’nin yapım yılı 2011 olan, orijinal adı Le Havre olan ve Türkçeye Umut Limanı olarak çevrilen filmi, kendisinin tüm filmlerinde olduğu gibi insani bir sorunu sırtlanıyor. Kaurismäki’nin sinema tarzına aşina olmayan insanlar için “Bu karakterler neden böyle?” denilecek türden insanların hikâyesini izliyoruz. Film, son derece yumuşak bir şekilde vicdanlara dokunan acı tatlı diyebileceğimiz bir seyirlik.

Le Havre: Mucizeler Bizim Mahalleye Uğramaz
Öncelikle filmin konusu, filmdeki açılımlar ve kurguya değinmemiz gerek. Kaurismäki kesinlikle kendi tarzı olan ve bu tarzın dışına çıkmayan bir yönetmen. Deneysel ya da farklılaşma çabası yok. Hatta pek çok filminin ritmi neredeyse aynıdır. Bunu başka yönetmenler için olumsuz bir özellik olarak sayabilirim. Ancak bu filmde için de, tüm filmleri için de kendisine bu konuda bir ayrıcalık tanıyorum. Çünkü kendisi sadelik ve basitliği kolaya kaçmak için tercih etmiyor. Bu hayatta var olan ve çoğu zaman en önemli derdi karnını doyurarak hayatta kalmak olan insanları anlattığı için şatafatı tercih etmiyor. Karmaşık kurgular, başınızı döndürecek kamera açıları, ışıklar onun filmlerinde yok. Bu filmde de öyle.

Le Havre: Mucizeler Bizim Mahalleye Uğramaz
Yumuşak bir giriş… Yavaşça ana karakterimizin hayatını tanırız. Dikkat ederseniz “karakterimizi tanırız” demiyorum. Bunun sebebi ise filmlerinde karakterlerin duygularını belli etmemeleri, aşırı hatta neredeyse hiç mimik kullanmamaları ve duygu durumları hakkında konuşmamalarıdır. Karakterimiz Marcel Marx (André Wilms) da böyle biri. Bu soyadı, yönetmenin Marx sevgisinden geliyor olmalı. Marcel bir ayakkabı boyacısı; her zaman olduğu gibi yine işçi sınıfından birinin hikâyesini izliyoruz.
Yönetmenin neredeyse tüm karakterlerinin işçi sınıfından olması, hayatlarındaki en temel rutinin işe gidip gelmek olması ve tüm bunların getirdiği yorgunlukla oluşan ifadesiz hâlleri gerçekten beni her zaman etkilemiştir. Örneğin Marcel Marx’ın eşini sevdiğini filmin başlarında bir arada oldukları sahnelerden anlayamıyoruz. Çünkü bunu anlatan tavırları ve cümleleri yok. Ancak ilerleyen dakikalarda bunu anlayabiliyoruz. Bu durum eminim hiçbirimize yabancı gelmiyordur. Her sabah işe giden yüzlerce, binlerce mutsuz suratla karşılaşıyoruz. Bu da böyle bir hikâye.
Bu film hakkında ya da diğer Kaurismäki filmleri hakkında görsellik ve sinematografi üzerine uzun uzadıya anlatılacak çok şey olduğunu düşünmüyorum. Ancak karakterlerin ve hikâyenin duygusal durumunu anlatan ve her zaman başvurduğu bir atmosferden bahsetmem gerekir. Filmde daima karamsar bir ışık var. Bu ışık, yağmurlu ve bulutlu bir sabaha uyandığımızdaki hisleri uyandırdı bende. Bunaltıcı, içinizi sıkıştıran bir renk tonu ve ışık seçimi… Bu tercihin hikâyeye oldukça katkısı olduğunu düşünüyorum. Zira daha önce belirttiğim üzere karakterlerin son derece monoton ve sıradan hayatları var. Filmi oluşturan tüm ögelerin aynı amaca doğru şekilde hizmet etmesi, filmin bütünselliğini arşa çıkarıyor. Filmdeki her detay, işçi sınıfından gelen bu insanların hayatlarını anlatmada birer yapboz parçası gibi tamamlayıcı.

Le Havre: Mucizeler Bizim Mahalleye Uğramaz
Kaurismäki hakkında konuşulacak çok şey olsa da şimdi hikâyemize dönelim. Yaşlı ayakkabı boyacısı Marcel bir gün polisin peşinde olduğu göçmen çocuk İdris’le (Blondin Miguel) karşılaşır ve polisin onu bulmaması için İdris’e yardım eder. Üstelik bu, tam da Marcel’in eşinin hastalanıp hastaneye kaldırıldığı zaman dilimine denk gelir. Gerçekte de böyledir; belli bir sınıftan olan insanların başlarına kötü şeyler gelmeye başladı mı bu bir silsile hâlinde devam eder. Hayatta talihsizlikler her zaman fakir insanları bulur. Ve yine bu filmde olduğu gibi dünyayı daha iyi bir yer hâline getirebilmek için de yük fakir insanların omuzlarındadır. Ayakkabı boyacısı, çöpçü, temizlikçi…
Saf gerçekliğin peşine düşen yönetmenin filmlerinde de daima böyle olur. Örneğin karakter işini mi kaybetti, olaylar gelişir ve sevdiği kadınla buluşmayı kaçırır. Tüm yük omuzlarına biner. En sonunda büyük bir çöküş olacağını, işlerin dramatik bir hâl alacağını sanırız. Fakat işler öyle Türk dizilerindeki gibi beş saat ağlamalı kesitlerle ilerlemez. Herkesin sorumluluğu kendi omuzlarındadır fazlasıyla. Kimsenin ağlayıp sızlanacak vakti bile yoktur. Marcel’in de öyle. Bu hikâyede İdris ve Marcel, çaresizliğin oluşturduğu bir suç ortaklığının içindeler.

Le Havre: Mucizeler Bizim Mahalleye Uğramaz
Filmde bize verilen küçük bilgi kırıntılarıyla göçmen olmaya dair bir şeyler öğrenebiliyoruz. Mesela İdris, çok saygılı ve görgülü bir çocuk olmasıyla Marcel’in dikkatini çektikten sonra İdris’in babasının profesör olduğunu öğreniyoruz. Peki bir profesör ya da oğlu neden ülkesinden yasadışı yollarla ayrılma gereği duyuyor? İşte bu gibi soruları ima dahi etmeyen bir filmle karşı karşıyayız.
Mesaj verme kastı olmadan sadece mercek tutan bir eser Le Havre. Çeşitli haber klipleriyle Fransa’daki mülteci kamplarını ya da aşırı güvenlikli mülteci evlerini görüyoruz. Vatandaşlık alabilmek için artık kendi adıyla var olmamayı seçmiş kimseleri görüyoruz. Tüm bunlar tek bir soruna işaret ediyor. Bu dünyada tek bir gerçek sorun vardır: hayatta kalabilmek.
İdris, İngiltere’ye annesinin yanına giderek; Marcel ise eşinin sağlığına kavuşmasıyla mutlu olacak. Kim bilir, yolda başlarına neler gelecek? Yönetmen tüm bunları sakin bir sadelikle aktarıyor. Bu tatlı seyirlik, onu keşfedebilen herkesi dünyanın basitliği içindeki karmaşayı görmeye davet ediyor.