Ana sayfa » Kerr: Bilinmezliğin Tekrarı (Ankara Film Festivali Özel)

Kerr: Bilinmezliğin Tekrarı (Ankara Film Festivali Özel)

Yazar: Zeynep Polat

Kerr: Bilinmezliğin Tekrarı (Ankara Film Festivali Özel)

Uzun bir aradan sonra yeniden merhaba sevgili sinema severler. Senenin sonuna doğru hızla ilerlerken yoğun vizyon gündeminin yanında festival filmlerine de sitemizde yer vermeye çalışıyoruz. Bu yazımda geçtiğimiz günlerde tamamlanan 32. Ankara Film Festivali’nde yer alan Kerr filmini yorumlamaya çalışacağım. Meraklısı için; festivalin kazananlarına buradan ulaşabilirsiniz.

Tayfun Pirselimoğlu’nun aynı isimli romanından uyarlanan Kerr, festivaller serüvenine tam gaz devam ediyor. Kaotik bir atmosferin hüküm sürdüğü bu gri filmde Can’ın babasının ölümü üzerine gittiği kasabada yaşadığı eksantrik ve tuhaf olayları seyrediyoruz.

Film bir tren istasyonu sahnesiyle başlar ve Can anlam veremediği bir cinayete tanıklık eder. Bir yandan bu cinayetin soru işaretleriyle boğuşan Can diğer yandan kasabada kuduz köpeklerden kaçmaya çalışır. Kim olduğu bilinmeyen kişiler, adeta bir gri toz bulutunu anımsatan olaylar ve iç karartıcı mekanlarla filmdeki belirsizlik imgesi git gide büyür. Yaşadıklarını anlamlandıramayan Can bu kasabadan kaçıp kurtulmak ister ancak varlığı iddia edilen kuduz köpeklerden dolayı sokağa çıkma yasakları ilan edilir ve karantina başlar. Can artık büyük bir bilinmezlik içindedir.

Filmi tekerrür kavramının etrafında konumlandıran Pirselimoğlu, sürekli tekrarlarla seyirciyi düşündürmeye çabalıyor. Zira filme de tekerrür kelimesinden türeyen ve sürekli tekrarlayan anlamına gelen Kerr ismini veriyor. Anlatıyı belirsizliğe yaslayan yönetmen filmin sonunda da bu belirsizlikleri açığa kavuşturmakla uğraşmıyor ve adeta seyirci için bir düşünme penceresi aralıyor. Filmde ardı arkası kesilmeyen tekrarlarla beraber artan gerilimim bana hayata karşı kapana kısıldığım anları anımsattı. Can da gittiği kasabada tepkisiz kaldığım olaylarda veya gerçeği görmezden gelmeye çalıştığım anlarda içine düştüğüm belirsizlik kuyusundaydı sanki. Anlatıyı bu açıdan ele aldığımda film, kişisel tarihimizde kendimizle giriştiğimiz savaşların güzel bir yansıması gibi. Ayrıca kişisel tarihten insanlık tarihine uzanan köprüde filmin alt metnini, sürekli kendini tekrarlayan insanlık tarihinin güçlü bir alegorisi olarak yorumlayabiliriz. Zaten filmdeki belirsiz lokasyon da evrensel bir mesaj verilmek istendiğine işaret ediyor. Zamandan ve mekândan bağımsız olarak düşünüp iç dünyamıza yönelmemiz isteniyor.

Henüz okumadığım ancak uyarlama filmini izledikten sonra merakımı cezbeden Kerr romanı alanında başarılı ödüllere layık görülmüş bir kitap. Pirselimoğlu kitaptan filme uyarlama sürecinde yazarlık ile yönetmenlik arasındaki sürecinden şu şekilde bahsediyor; “Romanı yazarken de biraz senaryo yazarmış gibi tasarlıyorum. Romanda daha fazla yüzebileceğiniz geniş bir alan var fakat hikâye kurma adına romanı yazarken, kendi tasarladığım içerisinde resimler bir şekilde senaryoda kolaylık sağlıyor.”

Filmin başrolü Can’ı canlandıran Erdem Şenocak rolünü doğal bir şekilde kotarıyor. Değişmeyen şaşkın yüz ifadesi ve donuk tepkileri belirsizliklerle beraber artan gerilimini oldukça başarılı bir şekilde yansıtıyor. Böylece seyirci koltuğundan söyleyebilirim ki Can karakteri de aslında yabancısı olduğu dünyayla uyumlu bir bütün oluşturuyor.

Filmde müzik kullanımı ve görüntü yönetimi ön plana çıkıyor. Filmin giriş sahnelerinden itibaren bize eşlik eden sakin caz müzik, kaotik atmosferi besleyen bir görev üstleniyor. Başarılı işleriyle adından söz ettiren görüntü yönetmeni Andreas Sinanos imza attığı görsel şölenle bu filmde de varlığını hissettiriyor. Görüntü tasarımında çokça emeği geçen sanat yönetmeni Natali Yeres’in de katkılarıyla gerektiğinde doğal gerektiğinde estetik, göze hitap eden sahneler izliyoruz.

Yukarıda da bahsettiğim tekrar döngüsüne değinmek istiyorum. Can bir çıkmaza giriyor ve kafasında soru işaretleri beliriyor; sorularına soruyla karşılık buluyor ve kafasındaki soru işaretleri büyüyor. Filmdeki diyaloglar kopuk ve anlaşılmaz gelmeye başlıyor ve bu filmden kopmama neden oluyor. Zaten sürekli tekrarlanan olaylar filmi durağanlaştırırken diyalogların da bu denli ucu açık olması odaklanmayı zorlaştırıyor. Belirsizlik imgesini ve bunun üzerimde oluşturduğu gerginlik hissini beğensem de seyirciyi filmden uzaklaştıracak kadar abartılmasını biraz tatsız buldum.

Festivaldeki gösteriminden sonra film ekibiyle yaptığımız söyleşide, çekimlerin zorlu hava koşullarında ve çeşitli lokasyonlarda çekildiğini öğrendik. Büyük emekler harcanan filmin yönetmeni Pirselimoğlu filmdeki bilinmezlik unsuru hakkında sorulan soruları da yanıtladı. İzleyicide merak uyandırıp onları sorgulamaya yöneltebildiyse filmin amacına ulaştığını ifade etti.

Başarılı ve başarısız bulduğum yönlerinin yanında filmi festival ortamında izlemek bana bambaşka bir bakış açısı kazandırdı. Özellikle gösterimden sonra film ekibi tarafından yapılan söyleşi filmi daha yakından tanımamızı sağladı ve film ekibinin verdiği emekleri birinci ağızdan duymak filme karşı yakınlık oluşturdu. Filme puanım 6.5/10 oluyor ve filme dair bitmeyen soru işaretlerimle yazımı noktalıyorum. Sinemayla kalalım!

Kerr: Bilinmezliğin Tekrarı (Ankara Film Festivali Özel)

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap