Eternal Sunshine of the Spotless Mind: Çocukluğuma Saklanan Aşk
Bu yazıda birlikte, ortaokulda ismini tek nefeste söylerken hava attığım o filmi deşiyoruz: Eternal Sunshine of the Spotless Mind.
Michel Gondry’nin yönettiği, Charlie Kaufman’ın yazdığı 2004 yapımı Eternal Sunshine of the Spotless Mind, benim ortaokul yıllarımda “aşk acısı” nedir tam çözememişken gelip kalbime ince ince dert saran bir filmdi. Öyle ağlamalık, mendil tüketmelik bir film değildi. Yani evet, ağladım ama “niye ağladığımı” tam çözemediğim yaşlar işte…
Filmi mutlaka izlemişsinizdir ama usuldendir, özetleyelim. Filmdeki ana karakterler Joel ve Clementine ikilisi — yani Jim Carrey ve Kate Winslet. Biri sessiz, içine kapanık, kendi halinde (Joel); diğeri renkli saçlı, yüksek enerjili, kaotik (Clementine). Tam bir “zıt kutuplar birbirini çeker” durumu aslında. Ama film bundan çok daha derin bir anlatıma sahip. Bize, aşkın acıtan ama bizi şekillendiren yönleriyle nasıl başa çıkmaya çalıştığımız anlatılıyor. Michel Gondry’nin de dediği gibi, acıdan kaçmak değil, onunla yaşamak bizi tamamlıyor — ve beni asıl etkileyen de bu bakış açısını o yaşta saf, eğlenceli ve hüzünlü şekilde anlayabilmek olmuştu.
Biraz karakterlerin zihnine dalalım.
Eternal Sunshine of the Spotless Mind: Çocukluğuma Saklanan Aşk
Joel’in aşka yaklaşımı, “Bütün hatıraları saklayayım, her şeyi içimde yaşayayım, yeter ki bozulmasın” tarzında. Clementine ise daha “oldu bitti gitti” kafasında. Ya da en azından öyle gibi. Film ilerledikçe anlıyoruz ki o da en az Joel kadar darmadağın. Ama darmadağınlığını dışa vurabiliyor. İzlerken karakterlerin ikisiyle de bağ kurduğumu hatırlıyorum. Hem Joel gibi her şeyi içselleştirip büyütmek hem de Clementine gibi saçlarımı maviye, turuncuya boyayıp “Amaan, boş ver ya!” demek istiyordum. (Ve evet, saç boyandı. Birçok farklı renge…)
Filmin konusunu da özetleyelim: Ayrılan çiftimiz, bir şirket aracılığıyla birbirlerini hafızalarından sildirmek istiyor. Şirketin uzmanları da duruma el atıyor. “Şirket uzmanları” derken, öyle sıradan isimler değil: Elijah Wood, Kirsten Dunst ve Mark Ruffalo bizimle. O kadar iyi bir ekip olmuşlar ki, özellikle dans sahneleri hâlâ gözümün önünde. Filmlerde karakterlerin bir noktada dans ediyor olmasını seviyorum. Çünkü dans etme şekilleri, karakterle ilgili ipuçları vermekte oldukça önemli ve etkili. Küçük hareketlerle, etrafına bakarak, hafif bir gülümsemeyle dans eden birini gördüğümüzde, utangaç bir mizacı olduğunu söyleyebiliriz. Ya da çevresindekileri umursamadan büyük büyük dans eden birini gördüğümüzde, daha gösteriş meraklısı ve kendini daha önemli gördüğünü anlayabiliriz. Ya da duruma göre bir sıkışmışlık içinde olduğunu ve bunun bir yardım çığlığı olduğunu fark edebiliriz. Kendini müziğe kaptırmış, içinden geldiği gibi keyifle dans eden birini görürsek de — en sevdiğimiz — kendinden ve hayatından tatmin olmuş bir karakter olduğunu anlayabiliriz mesela.
Eternal Sunshine of the Spotless Mind: Çocukluğuma Saklanan Aşk
Filmde zihin sildirmeden bahsettik. Asıl mesele tabii ki teknolojiden öte, hafızanın ne işe yaradığı. Joel, anıları silinirken Clementine’in sadece kötü taraflarını değil, güzel detaylarını da kaybediyor. Bazen biriyle yaşadığın ilişki değil, markette aldığın sıradan bir kahve ya da yaptığı bir saçma espri kalıyor aklında. Ve onu silmek, o günkü halini de silmek gibi. Joel’in zihninde bunları unutmamak için Clementine’i çocukluğuna kaçırması, anıların içinden koşarak saklamaya çalışması, filmin benim için en vurucu kısımlarından biriydi. Sizin de hemen aklınıza “Acaba kimi çocukluğumda saklayacak kadar seviyorum?” sorusu geldi mi? Ya da ben sorayım: Kimi, kendi zihninizden korumak için çocukluğunuza saklardınız? 🙂
Yönetmen Michel Gondry burada müthiş bir iş çıkarmış. Dijital efektlere boğmadan, set içinde yaratılan görsel oyunlarla (yüzlerin silinmesi, mekânların erimesi, ışıklarla kaybolan alanlar), hafızanın nasıl çalıştığını sinema diliyle yormadan anlatmış. Bir rüya gibi ama çok tanıdık hissettiriyor. Görüntü yönetmeni Ellen Kuras da bu rüyayı gri, buğulu ama sıcak bir atmosferle sarmış. Gerçekten Joel’in zihninde yürüyormuşuz gibi hissediyoruz. Bu arada Ellen Kuras, gözünü çok sevdiğim bir görüntü yönetmenidir ve 2023’te yaptığı yönetmenlikle de beni etkilemişti. Lee Miller’ın hikayesini anlattığı, II. Dünya Savaşı temalı Lee filmini de izlemenizi tavsiye ederim. Kate Winslet başrolde. Demek ki Eternal Sunshine of the Spotless Mind filminde iyi anlaşılmış, gerekli bağlar kurulmuş. 🙂
Eternal Sunshine of the Spotless Mind: Çocukluğuma Saklanan Aşk
Charlie Kaufman’ın senaryosu ise zaten ayrı bir evren. Daha önce Being John Malkovich ve Adaptation gibi “akıl oyunu” filmleriyle, başarısızlığın, bastırılmış arzuların ve varoluşsal panik atakların kralı olmuştu. Bu filmde de o damar var ama üzerine romantik bir kriz sosu dökülmüş hali. Tatlı-acı.
Filmin finaline gelirsek… Joel ve Clementine, her şeyi unuttuklarını bildikleri hâlde yeniden başlıyorlar. Bu sahneyi ilk izlediğimde “Aptallar,” demiştim içimden. O kadar sildir, et, hadi bir daha dene… Ama şimdi dönüp bakınca, insanın her şeyi bile bile yine de denemek istemesini anlayabiliyorum. Aşk, biraz da emektir, şanstır, denemektir, doğru zaman doğru yerde olmaktır gibi bir şey, yani sanırım. 🙂
Sonuç? Eternal Sunshine of the Spotless Mind, ortaokulda izleyip Clementine gibi saçlarımı boyayıp “kendimi buldum” sandığım, düşündükçe “asıl Joel bendim be!” dedirten bir deneyim. Duygulara yaklaşım biçiminin, duygunun kendisinden daha önemli olduğunu tatlı tatlı anlatan bu filmi, eğer uzun zamandır izlemediyseniz, bir pazar aktivitenize eklemekten keyif alacağınıza söz verebilirim. 🙂
Mısırlar patladıysa yazıyı burada sonlandırıyorum.
İyi seyirler!