Sermon to the Void: Dünyanın Sonunda Var Olmaya Dair Bir Arayış
İnsan doğuyor, yaşıyor, kendini kaybediyor ama sonunda kendini buluyor, bir iz bırakıyor ve bıraktıklarıyla gidiyor. Aslına bakarsanız hayat, hep bir arayış ve kayboluş üzerine kuruludur. Bu kaybolmayı yaşamadığımız sürece, yaşamın da bir anlamı kalmıyor gibi. Yaşamın amacını unutmuş birer seyyah gibiyiz aslında. İşte bu festivalin Devrialem seçkisinde seyretmiş olduğum Azerbaycan yapımı Sermon to the Void (Boşluğa xütbə) filmi, bu yazdıklarımdan daha fazlasını anlatıyor. Üstelik bu film hakkında yazacaklarım, filmin yanında belki de sönük kalacaktır; orasını ben bilemiyorum.
2020’de In Between Dying (Səpələnmiş ölümlər arasında) filmiyle karşımıza çıkan Hilal Baydarov’un yönetmenliğini, görüntü yönetmenliğini, senaristliğini ve kurgusunu yaptığı; başrollerinde Huseyn Nasirov, Maryam Naghiyeva, Rana Asgarova, Elshan Abbasov ve Orkhan Iskandarli’nin yer aldığı bu film, bir çobanın ve bir âşığın dünyanın sonu yaklaşırken Ab-ı Hayat’ı (Yaşam Suyu) aramaya çalışmasını anlatıyor. Yapımcıları arasında Burak Çevik ve Carlos Reygadas’ın bulunduğu film, İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilmeye devam ediyor. Son gösterim günü de bu cumartesi. Şimdi hikâyeyi anlatma vakti ki bakalım nasıl anlatacağımı ben bile kestiremiyorum.

Sermon to the Void: Dünyanın Sonunda Var Olmaya Dair Bir Arayış
Hayat Suyu Hissiz Bulunmaz
Hikâye bir çölde açılıyor. Dünyanın sonu yaklaşmıştır. Şeyh İsmail, dünyanın sonu yaklaşmışken Ab-ı Hayat’ı (Hayat Suyu) aramak için çöller, denizler ve güneşle dolu bir yola düşüyor. Düştüğü bu perişan eden, sancılı, yakıcı, boş ve kurak yolda bir çobana, bir anneye ve bir kadına rastlıyor. Fakat sonrasında bir muamma, belki de derin bir kayboluş başlıyor desek yeridir. Film, başlıkta da belirttiğim gibi bir kayboluş üzerine kurulu. Başlıkta da belirttiğim üzere; bir hiç olarak dünyaya geliyoruz, insan olarak yaşıyoruz, kayboluyoruz, kendimizi buluyoruz ve en sonunda bir hiç olarak geri dönüyoruz. Aslında dünyamız aynı zamanda bir misafirhane; en azından bu film kendi özelinde bize bunu gösteriyor. Zaten Fuzuli’nin sözüyle başlayan film, bizleri denizlerin, buğdayların, güneşin ve çölün olduğu “hiçlik” ile dolu bir âleme götürüyor. Bunun dışında dünyanın sonunda insan, bedene hapsolmuş bir ruh misali gösteriliyor.
Senaryosu genel olarak Fuzuli ve Şah İsmail gibi pek çok İranlı ve Azerbaycanlı şairin şiirlerinden alınma; dolayısıyla bu filmi tam anlamak için bahsettiğim şairlerin şiirlerini okumanız gerekiyor. Çünkü diyaloglar her ne kadar özel olarak yazılmamış olsa da film biraz da bu şiirlere bel bağlıyor. Ayrıca film, bütün olan biteni seyirciye bırakıyor; dolayısıyla seyircilerden de bir şekilde bu filmi anlamalarını değil, yaşamalarını bekliyor. Görsellikten epey bahsedeceğim ama öncesinde senaryosunu yorumlayayım. Senaryo, alıştığımız hiçbir senaryoya benzemiyor. Hiçbir şekilde doğrusal olmayan, karakterler ve mekânlar üzerinden giden bir senaryo bu. Film herkesin seyredebileceği türden değil; daha çok deneysel sinemayı seven insanlara hitap ediyor. Fikir olarak gerçekten çok iyi çünkü filmde hiçlik duygusu oldukça iyi işlenmiş. Öte yandan karakterlerin “varlığı” ve diyalogları, bence filmin senaryosuna ayrı bir renk katmış. Senaryosunu çok iyi bulduğumu söyleyerek yavaşça başka konulara geçiyorum.

Sermon to the Void: Dünyanın Sonunda Var Olmaya Dair Bir Arayış
Anlatım Tekniği Anlatılmaz Yaşanır
Filmin görselliği sarı, kırmızı, mavi ve yeşil renklerinin baskınlığı üzerine kurulu ve kamera hareketsiz bir şekilde insanoğlunun yaşam arayışını çekiyor. Estetik açıdan oldukça farklı; renk değişimi ve hareketsiz kamera açılarıyla bize başka bir dünya keşfettiriyor. Anlatım tekniği olarak, başta Sergey Parajanov’un The Color of Pomegranates (Sayat Nova, 1969) ve Andrei Tarkovsky’nin Mirror (Zerkalo, 1975) filmleri olmak üzere, filmi seyrettikçe başka yapımlara da gönderme yaptığını hissettim. Bunların arasında kısmen de olsa Chris Marker filmi La Jetée (1962), Derek Jarman filmi Blue (1993), Akira Kurosawa filmi Dreams (Yume, 1990), Nikolaus Geyrhalter filmi Homo Sapiens (2016) ve Lisandro Alonso filmi Eureka (2023) yer alıyor. Kendi yorumumu söylemek gerekirse; farklı ve deneysel bir sinema diline sahip olmasıyla görselliği, hem büyüleyici hem de karamsarlık yüklü bir atmosfere bürünüyor. Filmin 1.33 formatında olması ve bazen de fotoğraf karelerine geçiş yapması, filmin ayrı bir güzelliği.
Tuhaf Sesler, İlgi Çekici Oyunculuklar
Müzikler biraz distopik hissettiriyor ama diğer yandan biraz tekrara düşebiliyor. Kanan Rustamli’nin müzikleri biraz fütüristik geliyor ama o da belli bir tekrara düşebiliyor. Ses tasarımı açısından da ilginç bir yöne sahip. Örnek vermem gerekirse rüzgârın sesi, buğday başaklarının hışırtısı ve oyuncuların şiirleri okurkenki tonlamaları kulağıma oldukça enteresan geldi. Bunun dışında oyunculuklar arasında da epey beğendiklerim var. Hilal Baydarov’un filmlerinde oynayan Huseyn Nasirov, dünyanın sonunda Ab-ı Hayat’ı aramaya çalışan ama gitgide kaybolan Şah İsmail rolünün hakkını vererek canlandırıyor. Rana Asgarova, Şeyh İsmail’in karşılaştığı kadın rolünü, mimikleri çok da iyi olmasa da fena oynamamış. Anne rolünde Maryam Naghiyeva, Huseyn Nasirov’dan adeta rol çalıyor. Öyle ki anne, ettiği dualarla ve bakışlarıyla hiç konuşmasa da derdini anlatabiliyor; oyunculuğunu gayet iyi buldum. Orkhan Iskandarli ve Elshan Abbasov da aynı şekilde, mimikleri ve ses tonlarıyla hiçbir abartıya kaçmadan oynamaya çalışmışlar. Diyalogları çok olmasa da duyguyu karakterlerine iyi yansıttıklarını söylemek isterim.

Sermon to the Void
Son Yorum
Bu film hakkında açık söyleyeyim; hiç öyle bir kerede oturup seyredilecek bir film değil. Seyrettikten sonra yaşama dair çok düşünmenizi gerektiren, gerektiğinde beş altı kez izlemeye iten ve “Biz ne için yaşıyoruz?” diye sorduran bir yapım var önümüzde. Ben bu tarzı beğendim ama “Çok mu iyi?” derseniz, o kadar da iyi değil. Ama yine de sorgulamaları, şiirleri, diyalogları ve anlatımıyla bence ağzınızı açık bırakacak türden bir film. Bu film hakkında son bir şey söyleyeyim: Biz bir hiç olarak geldik, dolu dolu yaşadık ve bu dünyadan bir hiç olarak gideceğiz. En azından benim için mesaj bu yönde.
Sermon to the Void: Dünyanın Sonunda Var Olmaya Dair Bir Arayış