Anasayfa İncelemelerFilm İncelemeleriİsimsiz Eserler Mezarlığı: Sanat Piyasasına Siyah-Beyaz Bir Hiciv

İsimsiz Eserler Mezarlığı: Sanat Piyasasına Siyah-Beyaz Bir Hiciv

Yazar: Büşra Gül Ovalı
İsimsiz Eserler Mezarlığı: Sanat Piyasasına Siyah-Beyaz Bir Hiciv

İsimsiz Eserler Mezarlığı: Sanat Piyasasına Siyah-Beyaz Bir Hiciv

Melik Kuru’nun yazıp yönettiği ve 29. Tallinn Black Nights Film Festivali’nde dünya prömiyerini yaparak dikkatleri üzerine çeken ilk uzun metrajı İsimsiz Eserler Mezarlığı (Dump of Untitled Pieces, 2025), günümüz İstanbul’unun sanat piyasasına yönelik keskin, satirik ve bir o kadar da melankolik bir bakış atıyor.

Başrollerinde Manolya Maya ve Ekremcan Arslandağ’ın yanı sıra Tuğrul Tülek, Tülin Özen ve Ceylan Özgün Özçelik gibi güçlü isimlerin yer aldığı film, idealist genç bir fotoğrafçı olan Aslı ile dijital oyunlarda geliştirdiği karakterleri satmaya çalışan umursamaz ev arkadaşı Murat’ın, yaklaşan tahliye tehdidi altında verdikleri o absürt hayatta kalma mücadelesine odaklanıyor. Ancak Kuru’nun derdi, yalnızca kredisini tüketmiş gençlerin barınma krizini peliküle dökmek değil, asıl meselesi, sanatsal üretimin geç-kapitalist çağdaki değersizleşme sürecini ve bir mezarlığa dönüşen kültürel belleği kazımak.

İsimsiz Eserler Mezarlığı: Sanat Piyasasına Siyah-Beyaz Bir Hiciv

İsimsiz Eserler Mezarlığı: Sanat Piyasasına Siyah-Beyaz Bir Hiciv

Siyah-Beyaz Estetikle İnşa Edilen Yabancılaşma

Tıpkı İtalyan yeni-gerçekçiliğinin o çıplak sokak hissiyatı gibi, Melik Kuru da İsimsiz Eserler Mezarlığı’nda vitrinleşmiş, renkli bir İstanbul portresi çizmeyi reddederek tercihini siyah-beyaz bir paletten yana kullanıyor. Görüntü yönetmeni Barış Aygen’in incelikli kadrajları, Aslı’nın henüz kendi rengini bulamamış, ekonomik belirsizliklerle gölgelenmiş içsel dünyasını yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda İstanbul’un çetrefilli, entelektüel görünümlü ancak bir o kadar da acımasız sanat çevrelerinin sahteliğini çıplak bırakıyor.

Bu renksizlik, filmin barındırdığı durum komedisiyle tezat oluşturarak bir nevi yabancılaştırma efekti yaratıyor. Seyirciyi salt bir komedinin rehavetine kapılmaktan alıkoyan bu biçimsel tercih, Adorno’nun kültür endüstrisi eleştirilerini anımsatan tekinsiz bir atmosfer inşa ediyor. Zira film evreninde sanat, artık ruhani bir doyum aracı olmaktan çıkmış, kirayı ödemek için piyasa standartlarına ve galeri sahiplerinin kaprislerine uydurulması gereken zorunlu bir tüketim nesnesine dönüşmüştür.

Sanat Çevrelerinde Varoluş ve Barınma Krizi

Film, omurgasını ve ismini tam da bu entegrasyon krizinden alıyor. Sanat dünyasının uyum ya da yok oluş talep eden ağır dişlileri arasında ezilen, kendi bağımsız dilini korumakta ısrar ettiği için piyasa tarafından görünmez kılınan tüm o fotoğraflar, “isimsiz eserler mezarlığı”nın isimsiz mezar taşlarına dönüşüyor. Yönetmen Kuru, sanatın asıl kıymetini fiyakalı galerilerin şampanya kadehli açılışlarında değil, Aslı ve Murat’ın derme çatma apartman dairelerindeki dostluklarında, çaresizliklerinde ve sisteme kafa tutan gençlik coşkularında arıyor.

İsimsiz Eserler Mezarlığı: Sanat Piyasasına Siyah-Beyaz Bir Hiciv

İsimsiz Eserler Mezarlığı: Sanat Piyasasına Siyah-Beyaz Bir Hiciv

Manolya Maya’nın, karakterinin o tedirgin idealizmini son derece sakin bir performansla perdeye taşıması, Ekremcan Arslandağ’ın canlandırdığı gamsız “survivor” Murat figürüyle kusursuz bir ritim yakalıyor. Tuğrul Tülek ve Tülin Özen gibi usta oyuncuların varlığı ise, sanat piyasasındaki hiyerarşik tahakkümü, ukalalığı ve ikiyüzlülüğü ince bir hicivle ele alıyor. Ana karakterlerin yaşadığı içsel çözülme ve sanatçının ölümü, perdede fiziksel bir yok oluştan ziyade, o saf üretme arzusunun hayatta kalma refleksine boyun eğişi olarak usulca işleniyor.

Bu trajikomik varoluş mücadelesi, yalnızca lokal bir Türkiye tablosu olmanın çok ötesine geçerek küresel bağımsız sinema izleyicisiyle de organik bir bağ kurmayı başarıyor. Tallinn’deki İlk Uzun Metraj yarışmasının ardından ABD’deki prestijli 32. Slamdance Film Festivali seçkisine girmesi ve bilhassa 45. İstanbul Film Festivali’nde yarattığı salon içi reaksiyonlar, eserin jenerasyonel bir aynaya dönüştüğünü kanıtlıyor.

İsimsiz Eserler Mezarlığı: Sanat Piyasasına Siyah-Beyaz Bir Hiciv

İsimsiz Eserler Mezarlığı: Sanat Piyasasına Siyah-Beyaz Bir Hiciv

Özellikle İstanbul gösterimlerinde, kadrajdan usulca geçen politik semboller ve gündelik yaşamın arka planında nabız gibi atan o sessiz gerilim, yerel seyirci için paha biçilemez bir sosyolojik zemin sunuyor. Yönetmenin kamerası, İstanbul sanat camiasının sahte ciddiyetinin ambalajını yırtarken, o dünyanın dışında kalmanın ve bir tutku uğruna parasızlıkla savaşmanın ne demek olduğunu yargılamadan, son derece içeriden bir bakışla tasvir ediyor.

Nihayetinde İsimsiz Eserler Mezarlığı, sanatsal üretimin anlamını kaybettiği, eserin kendi özünün değil yalnızca ilişki ağlarının değer yarattığı bir çağda, kendi sesini arayanların siyah-beyaz ağıtı olarak karşımıza çıkıyor. Melik Kuru, ilk uzun metrajıyla günümüz gençliğinin o çok tanıdık barınma ve var olma krizini, mizahın dönüştürücü gücünü arkasına alarak tarihe not düşüyor. Kadraja sığmayan yaşama telaşı, üretilmiş ama karşılık bulamamış işlerin yattığı bu mecazi mezarlıkta, ironik bir şekilde yeniden hayat buluyor.

İsimsiz Eserler Mezarlığı: Sanat Piyasasına Siyah-Beyaz Bir Hiciv

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap

Bu internet sitesinde, kullanıcı deneyimini geliştirmek ve internet sitesinin verimli çalışmasını sağlamak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Bu internet sitesini kullanarak bu çerezlerin kullanılmasını kabul etmiş olursunuz. Kabul Et Daha Fazlası...