Disclosure Day: Gerçekler Gizli Kaldığında mı Daha Tehlikelidir?
Sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden biri olan Steven Spielberg’ün merakla beklenen son filmi Disclosure Day, geçtiğimiz günlerde vizyona girdi. Spielberg; çok uzun yıllar sonra yeniden dünya dışı varlıklar ve uzaylılarla temas gibi temalarla eşsiz sinematografisindeki bilimkurgu sularına bu filmle geri dönüş yapıyor. Filmin senaryosunda ise Spielberg’le Hollywood tarihinin en uzun ömürlü, başarılı ve gişe rekorlarını kıran ortaklıklarından birine imza atmış olan David Koepp bulunuyor. Bunun yanında Emily Blunt, Josh O’Connor, Colman Domingo, Colin Firth ve Eve Hewson gibi yıldız isimler de bu yolculukta Spielberg’e eşlik ediyor. Filmin, tam da son dönemde uzaylılar ve UFO’larla alakalı spekülasyonların giderek alevlendiği bir dönemde izleyiciyle buluşması dikkat çekiyor. Bu manidar zamanlama, filme dair merakı da artırmayı başardı.
Dünya Dışı Varlıklara Ait Gizli Verilerin Ele Geçirilmesiyle Başlayan Bir Kovalamaca
Hikâye, ABD Savunma Bakanlığı ile iş birliği içinde olan Wardex isimli bir sivil toplum kuruluşunda siber güvenlik uzmanı olarak görev yapan Daniel Kellner’ın (Josh O’Connor), bu kuruluştan dünya dışı varlıklara ait gizli verileri ele geçirmesiyle başlıyor. Daniel’ın amacı; çok uzun yıllar boyunca uzaylılarla alakalı karanlık gerçekleri örtbas eden, derin devlet mekanizması gibi işleyen Wardex ve Amerikan devletine bir nevi başkaldırarak bu gizli verileri tüm dünyayla paylaşmak. Daniel’ın bu yolculuğunda yanında, yine Wardex’te çalışan ve onun plandaki amiri konumunda olan Hugo Wakefield (Colman Domingo) ile birlikte bir avuç insan bulunuyor. Wardex’in başında bulunan Noah Scanlon (Colin Firth), Daniel’ın kaçırdığı verileri ve teknolojiyi geri alabilmek için bir kovalamaca başlatıyor. Bu süreçte Wardex, Daniel’ı köşeye sıkıştırmak için onun kız arkadaşı olan Jane’i (Eve Hewson) de bu kovalamacaya sürüklüyor. Her ne kadar Daniel, tüm insanlığın bu gerçekleri bilmeye hakkı olduğuna inanan biri olsa da bir anda beklemediği kadar büyük bir oyunun içinde buluyor kendini. Daniel’ın gerçekleri ifşa etme hikâyesi, bir noktadan itibaren Kansas’ta yerel bir televizyon kanalında hava durumu sunucusu olan Margaret Fairchild (Emily Blunt) ile kesişiyor. Yaptığı işten ve hayatından pek de memnun olmayan, sürekli bulunduğu yerden kaçarak daha iyi bir hayat sürebileceğine inanan Margaret; bir gün son derece tuhaf bir deneyim yaşadıktan sonra hayatı tamamen altüst olarak iradesi dışında bu ifşa hikâyesine dâhil oluyor. Filmde anlatım, Daniel ve Margaret’ın hikâyelerinin bağımsız bir şekilde ilerleyip bir noktadan sonra kesişmesi şeklinde gelişiyor. Bu kesişmeyle beraber Margaret da Wardex’in açık hedefi hâline geliyor.

Disclosure Day: Gerçekler Gizli Kaldığında mı Daha Tehlikelidir?
Gerçekler Gizli Kaldığında mı Daha Tehlikeli Olur Yoksa Açıklandığında mı?
Spielberg, uzaylı temasını işlediği bir diğer filmi olan Close Encounters’taki uzaylıların gerçekten var olup olmadığına dair sorgulamasını bu filmde bir üst perdeye taşımak niyetinde. Bu kez; insanlık gerçekten de evrende yalnız değilse ve bu kanıtlandıysa, bu bilginin insanlığı nelerle karşı karşıya bırakabileceği üzerine bir soru sormayı amaçlıyor. Bu bakımdan Spielberg, kendi sinemasının geçmişine sırtını yaslarken bu soruları dünyanın geldiği son nokta üzerinden incelemek istiyor. Dijital çağda gerçekliğin anlamının oldukça belirsizleşmesi, devletlerin insanlığın bilmeye hakkı olduğu meseleler üzerinde şeffaf olmayan tutumu gibi noktaları da anlatısına ekliyor. Spielberg, uzaylıların varlığından ziyade bilginin ve gerçekliğin saklanması üzerinden anlatısını kurguluyor. Devletlerin, medyanın ve pek çok oluşumun insanlığın güvenini zedelemesinden ötürü, gerçekler bir gün gün yüzüne çıksa dahi insanlar bunlara gerçekten inanacak mı, diye sormak istiyor. Gizemli bilgilerin ve yüksek teknolojinin, insanlığın ortak yararına sunulması yerine bir avuç hegemoniğin kendi korunaklı sistemlerini muhafaza etmesi için sır gibi saklanmasına itiraz ediliyor. Gerçekler gizli kaldığında mı daha tehlikeli olur yoksa açıklandığında mı? Bilinmeyenlerle yüzleşmeye insanlık hazır mı? Spielberg, bu sorularla da bilinmeyene duyulan korku ve ona duyulan merak arasındaki riskli bölgelerde filmin felsefi düzlemini kurgulamayı amaçlıyor.
Temelinden Sarsılan İnanç
Hikâyede Daniel, amacına ulaşmaya çabalarken gerçekleri bir süre Jane’den gizlemek zorunda kaldığı için duygusal açıdan köşeye sıkışıyor. Jane’i bu tehlikeli yolun içine sürüklemenin duygusal yükünü omuzlamak zorunda kalıyor. Bütün bu gerçeklerin ortaya dökülmesinin doğuracağı sonuçlara rağmen, insanların bunları bilmeye hakkı olup olmadığına dair Daniel ve Jane arasında bir gerilim zemini hazırlanıyor. Bu durum, Jane’in gelişimine doğrudan etki ediyor. İnsanın, Tanrı’nın yarattığı en yüce varlık olduğu düşüncesini içselleştirmiş, inançlı biri Jane. Daha farklı ve yüce bir varlığın olduğu gerçeği, Jane’in inanç sistemini temelinden sarsıyor ve onu zihinsel olarak yoruyor. Bu durum onu, Daniel’ı destekleyip desteklememe noktasında da sınamaya başlıyor. Bu bakımdan Jane’in aslında hikâyedeki bir üçüncü göz olan biz insanları simgelediği sonucuna ulaşmak yanlış olmaz. Filmde kader belirleyici bir karakter olarak göze çarpıyor Jane. Aynı zamanda filmin felsefi zemininin başaktörü konumuna geliyor.

Disclosure Day: Gerçekler Gizli Kaldığında mı Daha Tehlikelidir?
Zayıf Karakter Yazımları
Margaret ise filmin esas çatışmalarının merkezinde konumlanan karakter olarak dikkat çekiyor. Esasen tipik bir Spielberg karakteri olarak okunmaya oldukça müsait. Çünkü kendi hâlinde, sıradan biri olup bir anda büyük bir çatışmaya sürüklenen karakterlere Spielberg sinemasında pek çok kez şahit olduk. Filmin başında yaşadığı anormal bir olaydan sonra psikolojik bir krize giren Margaret, hikâyenin sonuna doğru ilerlerken insanlık için cesaret gösteren öncü bir karaktere dönüşüyor. Algılayamadığı bir şekilde yaşadığı olaydan sonra, önüne çıkan herkesin hayatında neler olduğunu ve onların duygusal zaaflarını bilen bir bilinç düzeyine erişiyor. İnsanların zihninden nelerin geçtiğini, neleri amaçladıklarını güçlenmiş önsezisiyle okuyabiliyor. Bir anda üstün yetilerle donanıyor. Bir noktadan sonra kendini tamamen gerçeğin ifşa edilmesi amacına adıyor. Margaret’ın bu dönüşümü, filmdeki tek başarılı ve olgun karakter değişimi olarak ifade edilebilir. Çünkü diğer karakterlerin -özellikle Noah’ın- dönüşümü epey ani ve keskin bir şekilde gerçekleşiyor. Karakter yazımı olarak jenerik bir kötü adam değil aslında. İnsanlığın bu gerçekleri kaldıramayacağını, bunlarla baş edebilecek kolektif psikolojiye sahip olmadığını savunarak statükoya hizmet eden biri. Bilinmeyenden korkup gerçeklerin tüm dünyadaki kurulu düzeni yok edeceğini savunan zihniyetin temsilcisi. Ancak karakter, sanki bu fikirlere sahip biri değilmiş gibi bir akışta bırakılarak tipik, tek yönlü kötü adam kimliğinden kurtulamamış gibi görünüyor. Bu kötü işleyişe rağmen Noah’ın en sonda vardığı konum tatmin edici oluyor.
Benzer bir eleştiri Daniel üzerinden de yapılabilir. Hedefe giden yolda yer yer kararsızlıklar ve şüphelerle boğuşan Daniel, kurduğu güçlü empati duygusuyla vicdani pusulasından sapmıyor; zamanla ahlaki bir ödevi olduğunu, bireysel sorunlarından sıyrılarak kesin bir şekilde anlıyor ancak bu netliği elde etme süreci yine etkisiz bir dille işleniyor. Filmde karakterler arasındaki duygusal bağın da çok zayıf olduğunu söylemek mümkün. Neredeyse hiçbir karakter arasında dinamik bir sinerji gelişmiyor. Yalnızca işlevsel bir birliktelik meydana geliyor. Filmin pek çok eksiğinden biri olmakla beraber belki de en eksik kaldığı nokta bu olabilir. Hem karakterlerin zengin bir arka planı olmaması hem de gelişimlerindeki çiğlik, bazı noktalarda Disclosure Day’i sıradan bir aksiyon filmi kalıbına sokuyor. Belki bu film, daha çok olaylar silsilesi üzerinden ilerleyen ve soruları sormakla yetinen bir film olarak tanımlanabilir ancak yine de bu eksiklikler negatif anlamda göze çarpıyor. Bütün bunlar; son derece yetenekli oyuncu kadrosunun, potansiyellerinin altında bir seviyede performans sunmalarına sebep oluyor. Yine de Emily Blunt; Margaret’ın tanımlayamadığı olaylar içinde yaşadığı psikolojik krizini, inişli çıkışlı durumunu hem doğal hem de mekanik bir biçimde, kontrollü ve uyumlu olarak elinden geldiğince etkili yansıtmaya çalışıyor. Yine Colin Firth de başarısız karakter yazımına rağmen Noah’ın içinde gizlediği tereddüdü başarılı bir şekilde resmedebilmiş durumda.

Disclosure Day: Gerçekler Gizli Kaldığında mı Daha Tehlikelidir?
Çarpışan İki Zıt Kutup
Disclosure Day, hikâye anlatımı son derece savruk gelişen bir film. Hâlbuki konseptli, felsefi derinliği olan, dinî referanslarla beslenmiş bir yapısı var. Konusu da günümüzün dünya gündemine bakıldığında güncel kalıyor. Komplo teorilerinin arşa çıktığı bir döneme de uygun düşüyor. Ancak bütün bunlar birlikte uyumlu çalışmıyor. Kararsız ve dağınık bir zihnin ürünü gibi hissettiriyor. Filmde iki zıt kutbu oluşturan fikirlerin çarpışmasına şahit oluyoruz. Bir tarafta bilinmeyenden korkulmamasını şiar edinmiş, empati anlayışına sahip, insanın merak dürtüsünü bastırmayan, gerçeğin ortaya çıkaracağı deneyimin yaşanması gerektiğine inanan bir yapı varken; diğer tarafta tamamen yerleşik düzenin devamını talep eden, bilinmeyenin insanlığa kötülükten başka bir şey getirmeyeceğini düşünen ve insanlığın merakını körelten bir bakışa sahip bir yapı bulunuyor. Hugo ve Noah, filmde bu iki düşüncenin esas temsilcileri olarak göze çarpıyor.
Tesadüfi Olmayan Seçimler
Spielberg, bu filminde görsel estetik algısının dışına çıkan bir çizgi çizmiyor. Yer yer parlak ışık kullanımları ve kompozisyonlar, bu filmde gayet dozunda ve abartısız seyrediyor. Ancak uzaylı görünümü epey stereotipik şekilde seçilmiş. Filmde uzaylıların kendisi zaten ön plana çıkarılmak istenen bir olgu değil ancak yine de bu seçim özensiz hissettiriyor. Film, baştan sona temposu zayıflamayan aksiyon ve gerilim sahneleri barındırıyor. Bu sekanslar; heyecanlandıran, duygu değişimleri yaşatacak şekilde kurgulanmış. Disclosure Day bu konuda geçer notu alıyor. Müzik kullanımı da hikâye içinde ne geride kalıyor ne de baskın konuma geçiyor; tam kararında uygulanmış durumda. Filmin atmosferinin puslu, ruhani yönünü besliyor. Bunların yanında filmde sembolik anlatımı destekleyen teknolojik cihazlar ve materyaller yaratıcı bir seçimin ürünü olarak dikkat çekiyor. Bunlar, insanlığın hem bilişsel sıçramasını hem de dünyaya yıkım getirebilecek şeyler olduğunu vurguluyor. Yine Margaret’ın hava durumu sunucusu olarak kurgulanmasının tesadüfi bir seçim olmadığını görüyoruz. Gökyüzüne yapılan bu atıfla insanlığın gözünü her daim yükseğe, daha büyük bir gerçeğe yönelttiği ifade ediliyor. Kırmızı kuş ise Margaret’ın dönüşümünün ilk mesajı ve başka bir gerçekliğin ilk habercisi olarak kullanılıyor.

Disclosure Day: Gerçekler Gizli Kaldığında mı Daha Tehlikelidir?
Empatiyi Reddetmek Dünyayı Uçuruma Sürüklüyor
Spielberg, finalde net cevaplar vermekten kaçınıyor. Hikâyenin sonu izleyiciye bırakılmış bir soru gibi. Gerçek diye sunulanlara inanıp inanmamak, bunlardan korkup korkmamak insanların zihin terazisine teslim ediliyor. Ancak gerçeklerin; işlerin gittikçe sarpa sardığı ve siyasi krizlerin kapıda olduğu dünyada insanları kutuplaştırmak için değil, empatiyi güçlendirmek için açıklanması gerektiği vurgulanıyor. Film aslında bu bakımdan empatiyi somutlaştıran bir yapım olarak görülebilir. Empatiyi reddetmek dünyayı uçuruma sürüklüyor. Uzaylıların varlığının kanıtlanmasını bir başlangıç noktası olarak ele alıyor aslında Spielberg. Bundan sonrası, insanların kolektif olarak nasıl davranabilecekleri ile ilgili. Dünyanın yaşadığı sorunları çözmek için önce insanların kendilerini tek yüce varlıkmış gibi görmemeleri gerektiği düşüncesine parmak basılıyor. Aslında sorularla başlayan film yine bir bakıma sorularla sonuçlanıyor. Filmde finale gidildiğinde tempo her ne kadar yüksek seyretse de dramatik ve vurucu bir zirve yapılmıyor ve bu da ağızda buruk bir tat bırakıyor. Final, felsefi olarak yeni sorulara kapı aralayarak tutarlı bir çizgi çizse de sinematik deneyim olarak etkisiz kalıyor.

Disclosure Day
Çok Daha İyisiyle Karşılaşmalıydık
Spielberg, Disclosure Day’de uzaylı temasıyla bilimkurgu sinemasına geri dönerken bu kez önceki filmlerine göre daha soğuk, politik ve ahlaki bir zeminde geziniyor. Ancak bu politik pencerede de eleştirisi yüzeysel kalıyor, samimi hissettirmiyor. Benzer işlerinde gördüğümüz o büyülü atmosferi bu filmde deneyimleyemiyoruz. Anlatıda dramatik gücü, orijinalliği ve zenginliği hissedemiyoruz. İkonik işlere imza atmış ve aralarındaki sinematik sinerjinin görmezden gelinmesinin mümkün olmadığı Spielberg ve Koepp ikilisinin, sıradan bir çalışma sunarak beklentilerin altında kaldığı bir gerçek. Belki de Spielberg sinemasının bilimkurgu kanadının finalini izledik ve eğer bu böyleyse çok daha iyisiyle karşılaşmalıydık.