Anasayfa İncelemelerFilm İncelemeleriSilent Friend: Doğayı Anlamak En Sessizi Dinlemekle Başlar

Silent Friend: Doğayı Anlamak En Sessizi Dinlemekle Başlar

Yazar: Tolga Taşan
Silent Friend: Doğayı Anlamak En Sessizi Dinlemekle Başlar

Silent Friend: Doğayı Anlamak En Sessizi Dinlemekle Başlar

Geçtiğimiz haftalarda başarılı bir seçkiyle karşımıza çıkan 29. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali‘nin öne çıkan filmlerinden biriydi Silent Friend.

2017 yılında On Body and Soul filmiyle Oscar’a aday gösterilen İldikó Enyedi tarafından yazılıp yönetilen film; üç ayrı insanın hikâyesini ve bu karakterlerin dünyamızın belki de en gizemli varlıkları olan bitkilerle etkileşimini odağına alıyor. Kadrosunda Tony Leung Chiu-wai, Léa Seydoux, Luna Wedler, Sylvester Groth ve Martin Wuttke’nin yer aldığı yapım, karakterleri yüz yüze getirmeksizin onları özgün bir olay örgüsü ve farklı bir dinamikle birbirine bağlıyor.

Bu filmin kesinlikle roman tadında, akıcı bir anlatımı var. En son Drive My Car‘ı izlerken yaşadığım bu hissiyatı bu filmde de yakaladığım için açıkçası salondan memnuniyetle ayrıldım. Denk gelirseniz sinema perdesinde, olmazsa da sakin bir günde yaşamanız gereken bir deneyim.

Üç Farklı Dönem, Üç Farklı İnsan

Silent Friend: Doğayı Anlamak En Sessizi Dinlemekle Başlar

Silent Friend: Doğayı Anlamak En Sessizi Dinlemekle Başlar

2020 yılının sonlarına doğru yenidoğan beyin aktivitesi üzerine çalışmalar yapan Dr. Tony Wong, küresel pandeminin başlamasıyla birlikte çalışmalarını sürdürdüğü Marburg Üniversitesinde insanlardan izole bir şekilde mahsur kalır.

Yeni hayatına uyum sağlamaya çalışırken sık sık üniversitenin botanik bahçesinde vakit geçirmeye başlar. Bu ziyaretler sırasında 1832 yılından kalma bir ginkgo ağacına hayran kalır. Arkadaşı Dr. Alice Sauvage ile Zoom üzerinden dertleşirken onun tavsiyesiyle çalışmalarını bu ağaç üzerine yoğunlaştırmaya karar verir.

Filmin doğrusal akışı kesilir ve anlatı bizi tam da ağacın dünya üzerindeki 76. yılı olan 1908’e götürür. Genç ve idealist bir botanikçi olan Grete, üniversitenin ilk kadın öğrencisi olmak için başvuruda bulunur. Yaşadığı zorlu süreçleri yaşlı ginkgo ağacının yanında atlatan Grete, karşılaştığı bir başka sıkıntı sonrasında bir fotoğrafçının yanında kalfa olarak işe başlar. Burada önce fotoğrafçılığa merak sarar, ardından bunu botanikle birleştirir.

1972 yılında ise yalnız bir öğrenci olan Hannes, paylaşımlı evine yakın bir bahçede ginkgo ağacının altında kitap okuyarak vakit geçirmektedir. Ev arkadaşlarından biri olan Gundula, bitkiler ve insanlar arasındaki etkileşimi araştırmaktadır. Zamanla Hannes, Gundula’ya karşı yoğun hisler beslemeye başlar. Bu hisler, onun Gundula’nın çalışmalarıyla daha yakından ilgilenmesini sağlar. Öyle ki bir noktada, üzerinde araştırma yaptığı sardunyayla arasında bir bağ dahi gelişir.

Bu üç insanın farklı dönemlerde yaşadıkları kırılmalar birbirlerinden farklı deneyimlere yol açsa da ortak paydaları yalnızca ginkgo ağacı değildir. Üç karakter de hayata ve dünyaya dair yeni bakış açıları, yeni hayat idealleri kazanır. Ayrıca bu kazanımlar, kelebek etkisi yaratarak birbirini tetikler.

Dünyaya Bitkilerin Gözünden Bakmak

Silent Friend: Doğayı Anlamak En Sessizi Dinlemekle Başlar

Silent Friend: Doğayı Anlamak En Sessizi Dinlemekle Başlar

Filmin en çarpıcı taraflarından biri, finale doğru tüm bilimsel anlatının etrafında karşıt bir görüş olarak değil, tamamlayıcı bir katman olarak beliren spiritüel bakış açısıdır. Bitkilerin dünyayı algılayış biçimlerine getirilen, benim de üzerine düşündüğüm fakat sinema perdesinde görmeyi beklemediğim moleküler düzeyde resmedilen görsellik, filmin artılarının üstüne kondurulmuş tatlı bir kiraz gibiydi.

Yönetmen; bir bitkinin tohumdan ağaca dönüşme serüvenini, bir insanın fetüsten yetişkinliğe giden yolculuğuna benzer bir dille aktararak canlılar âlemine bakış açısını açıkça belli ediyor.

Filmin tüm hikâyesi bir ginkgo ağacının etrafında şekillense de esasen tüm anlatı, insanın dünyayı anlamlandırma çabası üzerinden ilerliyor. Bu durum, filmde felsefi tartışmaların katmanlar hâlinde örülmesine olanak tanıyor ve anlatıyı derinleştiriyor. Açıkçası ben filmin üstüne biraz yalnız kalma ihtiyacı hissedip kendimi en yakın parklardan birine attım.

Filmin akışına kapılıp fark etmediğim detayları da filmi yavaş yavaş sindirince anımsadım. Doğada bize en yakın tür olan kendi ırkımızla bile aramızdaki anlaşmazlıkları aşmaya uğraşmazken; bir ineği, balinayı, sardunyayı ya da bir ginkgo ağacını nasıl anlayabiliriz?

Film de bunu tanıdık bir dokunuşla, karakterlere farklı insani dertler yükleyerek yapıyor. Bunlardan biri, içlerinde belki de en köklü fakat son yüzyılda en çok tartışılanı olan kadın hakları; diğeri romantik kaygılar; bir başkası ise öteki olma meselesi.

Bu tanıdık dertler bir noktada çözümleriyle de geliyor. Filmin asıl odak noktası olan doğayı anlama meselesi ise bu çözümlerin ardından kendini gösteriyor. Bana kalırsa bu durum, insanın kendisiyle barışmadan doğayı anlayamayacağına dair haklı bir önerme sunuyor.

Teknik Tarafı da Senaryo Kadar İncelikli

Wong Kar-Wai’nin Chungking Express ve In the Mood for Love gibi filmlerinden tanıdığımız Tony Leung Chiu-wai’nin bu filme dâhil olması biraz da usta yönetmen Enyedi’nin ikna çabasıyla gerçekleşiyor. Senaryoyu yazarken Tony Leung’u hayal ettiğini belirten Enyedi, iyi ki oyuncuyu ikna etmiş; biz de Léa Seydoux ile Zoom üzerinden de olsa karşılıklı sahnelerini izleme şansı bulmuşuz. Bu yapım ayrıca, Çinli aktörün Shang-Chi and the Legend of the Ten Rings filmiyle birlikte ikinci uluslararası ve ilk Avrupa yapımı filmi olma özelliğini taşıyor.

Filmin görüntü yönetmeni koltuğunda ise Gergely Pálos var ki az önce bahsettiğim görsel oyunların yanı sıra çoğu görsel sanatçının cesaret edemediği bir teknik daha kullanıyor. Filmin 1908 yılında geçen sahneleri siyah beyaz 35 mm formatında, 1972 yılında geçen sahneleri 16 mm formatında, günümüzde geçen sahneleri ise dijital kamerayla çekilmiş.

Feminizm Perspektifinden

Silent Friend

Silent Friend

Eğer filmin hikâyesini üç parça değil de bir bütün hâlinde düşünürseniz film, temelde bir kadının sosyal hayattaki rolü üzerine bir anlatıya sahip. 1908’de Grete, ataerkilliğin hâkimiyetindeki üniversiteye kendini kabul ettirmek için canla başla mücadele etmese ya da ahlaksızlıkla itham edilerek kaldığı evden kovulduğunda kendi ayakları üzerinde durmak adına bir fotoğrafçının yanında kalfa olarak işe başlamasa; 1972 yılına geldiğimizde Gundula, Grete’nin bitkiler üzerine görseller içeren çalışmasını okumayacak ve belki de sardunyalar üzerine olan deneyine başlamayacaktı. Dolayısıyla Hannes sardunyayla bağ kurabildiğini fark etmeyecek; günümüze geldiğimizde ise pandemi nedeniyle çalışmalarını sürdüremeyen Tony, Alice’ten bu hikâyeyi dinlemeyecek ve bilim adına büyük bir devrim yaratacak olan bu çalışmayı aklının ucundan bile geçirmeyecekti.

Tony Leung ve Léa Seydoux’nun varlığı filmin tanıtımında öne çıksa da salondan çıkarken aklımda en çok kalan yüz Luna Wedler’inkiydi. Grete’nin hem kırılganlığını hem de inadını bu denli bir arada taşımak kolay değil.

Toparlayalım

Finalde elimizde bir bütün olarak o kadar kapsayıcı bir hikâye var ki neresinden bakarsanız yeni bir perspektif, farklı bir anlatı yakalayabiliyorsunuz. Bu nedenle ilk başta yaptığım roman benzetmesini tekrarlayarak filmi izleme listenize almanızı tavsiye ediyorum.

Herkesin seveceği bir film mi? Hayır. Fakat sevenleriyle uzun uzun oturup konuşmak isteyeceğiniz türden bir yapım.

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap

Bu internet sitesinde, kullanıcı deneyimini geliştirmek ve internet sitesinin verimli çalışmasını sağlamak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Bu internet sitesini kullanarak bu çerezlerin kullanılmasını kabul etmiş olursunuz. Kabul Et Daha Fazlası...