Toy Story 5: Ekran Varsa Oyuncak Kime Lazım?
Sinema tarihinin en kusursuz üçlemelerinden birini Toy Story 3 ile armağan edip, ardından Toy Story 4 ile “Bu bir veda değil, yeni bir varoluş” diyerek içimizi sızlatan Pixar, ticari çarkların baskısına dayanamayıp Toy Story 5 ile bizi yeniden Bonnie’nin odasına davet ediyor.
Endüstrinin bu bitmek bilmeyen nostalji fetişizmine ve formülü sömürme arzusuna ne kadar mesafeli yaklaşırsam yaklaşayım, Andrew Stanton’ın yönetmen koltuğuna geri döndüğünü ve anlatının dümenini bu kez Jessie’ye teslim ettiğini görmek, bir sinefil olarak gardımı düşürmeye yetti. Peki, Toy Story 5 gerçekten var olmayı hak eden bir devam filmi mi, yoksa Pixar’ın parlak geçmişine sığındığı bir konfor alanı mı?
Bu kez karşımızda Sid gibi oyuncakları parçalayan bir “kötü çocuk” ya da Lotso gibi terk edilmişliğin öfkesiyle kararmış bir pembe bir peluş yok. Filmin antagonist koltuğunda, doğrudan çağımızın en büyük kolektif bağımlılığı oturuyor: Akıllı ekranlar. Bonnie’nin odasına kurbağa temalı şirin bir tablet olan Lilypad’in (Greta Lee’nin ses tasarımı harika) girmesiyle birlikte, bildiğimiz oyun kültürü kökünden sarsılıyor. Çocukların hayal gücünü besleyen o ahşap ve plastik dokunun yerini, piksellerin hipnotize edici ışığı alıyor.
Stanton, sinema salonundaki yetişkinleri tam da buradan yakalıyor: “Zamanımızın çocukları artık oyuncaklarla oynamıyorsa, çocukluk evresi nereye evriliyor?” sorusu, filmin melankolik ama bir o kadar da tanıdık omurgasını oluşturuyor.

Toy Story 5: Ekran Varsa Oyuncak Kime Lazım?
Pixar’ın Dijital Çağ Eleştirisi: Toy Story 5 Filminin Konusu ve Oyuncakların Yeni Dünyası
Görsel dil, Pixar’ın teknik dehasını bir kez daha kanıtlar nitelikte. Lilypad’in yaydığı soğuk, dijital mavi ışık ile geleneksel oyuncakların sıcak, yıpranmış dokuları arasındaki tezatlık, perdede adeta bir kuşak çatışması estetiği yaratıyor. Anlatının odağının Woody’den Jessie’ye kayması ise seriye çok taze bir soluk getirmiş.
Woody’nin yokluğunda odanın liderliğini üstlenen ve ihmal edilmişlik hissiyle boğuşan Jessie’nin o bildiğimiz panik atak canlılığı, bu kez olgun bir varoluş mücadelesine dönüşüyor. Buzz Lightyear’ın demo modunda takılı kalmış elli adet teknolojik kopyasıyla (Multi-Buzz) imtihanı ise filmin temposunu yükselten en keyifli sinematik sekansları doğuruyor.
Ancak filmin sinefil dimağlarda bıraktığı bazı tortuları da halı altına süpürmemek gerek. Bir önceki filmde ses kutusu sökülen Woody’nin o ikonik repliklerini bu kez duyamamak, serinin alametifarikası olan “You’ve Got a Friend in Me” şarkısının film boyunca hiç seslendirilmemesi (yalnızca fragmanda bir nostalji sosu olarak kullanılması), Pixar’ın hayranlarına attığı ufak çaplı birer çelme gibi.
Üstelik Taylor Swift’in film için bestelediği ve muhtemelen ödül sezonunu hedefleyen orijinal şarkısı her ne kadar popüler kültürün zirvesine otursa da, Randy Newman’ın o eski, analog ruhunun yerini doldurmakta zorlanıyor.

Toy Story 5: Ekran Varsa Oyuncak Kime Lazım?
Toy Story 5 İncelemesi: Gişe Rekoru Kıran Devam Filmi İzlemeye Değer mi?
Günün sonunda Toy Story 5, serinin o “kusursuz finaller” mirasına radikal bir yenilik katmıyor belki ama blockbuster sinemasının geldiği bu ruhsuz sequels/prequels sarmalı içinde, derdi olan, çağı yakalayan ve dijitalleşen dünyaya dair samimi bir melankoli barındıran yapısıyla sıyrılmayı başarıyor.
Andy’nin üçlemesi çoktan bitti, kabul ama bu filmle birlikte emin oluyoruz ki, Bonnie’nin modern çocukluk distopyası da kendi sinematik dilini kurmak için oldukça güçlü bir malzemeye sahip. Ekranların parlaklığına kapılan çocukların dünyasında, tozlu bir dolap köşesinde sırasını bekleyen oyuncakların o sessiz direnişini izlemek, sinemada hâlâ çok güzel.
Eğer sizler de düşüncelerinizi paylaşmak isterseniz Ekranom uygulamamızda buluşalım. Şimdiden iyi seyirler!