Cinlerin Düğünü: Hikâye Anlatmayı Neden Unuttuk?
63. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali‘nde izleme fırsatı bulduğum Cinlerin Düğünü, Ferit Karahan’ın Okul Tıraşı‘ndan sonra merakla beklenen filmiydi. Festivalin ortalarında seyirciyle buluşan yapım, gösterim anına kadar bu heyecanı korudu. 132 dakika süren filmde iyi şeyler yok muydu? Tabii ki vardı ancak anlatıdaki dağınıklıktan dolayı bu iyi şeylere odaklanmak oldukça zor oluyor. Festival gösteriminin ardından filmi öven sinema yazarları olsa da ödül töreninden sonra bu övgülerin bir nevi boşa çıktığı kanıtlanmış oldu.
Cinlerin Düğünü Filminin Konusu ve Senaryo Zafiyetleri
En başa dönmek gerekirse, filmin sinopsisi şu şekilde: “Uzak bir Anadolu köyünde yıllar sonra yeniden bir araya gelen dört kardeş, kız kardeşlerinin düğünü sırasında geçmişle yüzleşmeye başlar. Düğün hazırlıkları ilerledikçe, gömülü anılar ve kuşaklar boyunca taşınan sessizlikler gün yüzüne çıkar. Aile sırları yavaş yavaş açığa çıktıkça, kardeşler kendilerini yasın, suçluluğun ve nesiller boyunca aktarılan görünmez bağların ördüğü bir hesaplaşmanın içinde bulur.” Bunu okuduktan sonra haliyle bir yüzleşme (katarsis) bekliyorsunuz ama tam 132 dakika boyunca beklemeniz gerekiyor; çünkü o asıl yüzleşme bir türlü gelmiyor. Kardeşler arasındaki tartışmalar ya da Kaan Yıldırım’ın karakteri Halit ile Helin Kandemir’in karakteri Deniz arasındaki diyaloglar yüzleşme olarak sayılacaksa, onu bilemem tabii. Karakterlerin kendi içlerindeki hesaplaşması kastediliyorsa, maalesef o da yok.

Cinlerin Düğünü: Hikâye Anlatmayı Neden Unuttuk?
Altın Portakal’da festival boyunca Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda herkesin derdi maalesef ki senaryoydu. O kadar zayıf, üzerine çalışılmamış, vasat hikâyeler izledik ki; daha önce iyi filmlere imza atan yönetmenler heyecanla bekleniyordu. Ferit Karahan da bu liste içerisindeydi fakat yönetmenin görsel dünyayı kurmadaki başarısı, senaryo tarafından öyle bir baltalanıyor ki aklımda tek bir güzel kare bile kalmadı açıkçası. Oysa Okul Tıraşı öyle miydi?
Hikâyedeki tutarsızlıklar sanat yönetimi (art direction) tercihlerinde de sürdürülüyor. İsim verilmeyen bir Anadolu köyündeyiz; peki hangi Anadolu köyünde yeni evlenen gelin, gecenin bir yarısı defileye çıkar gibi gecelikleriyle evden dışarı çıkıyor? Hadi diyelim burası ütopik bir Anadolu köyü, e bu sefer de bekârete kafayı takmış bir aile işleniyor. Hikâye ilerledikçe, bu tutarsızlıklar sarmalı ister istemez seyircide farklı bir merak uyandırmaya başlıyor.

Cinlerin Düğünü: Hikâye Anlatmayı Neden Unuttuk?
Cinlerin Düğünü Oyuncuları: Performanslar ve Karakter Motivasyonları
Övmek istediğim iki oyuncu var: Biri Erol Babaoğlu, diğeri Kaan Yıldırım. Erol Babaoğlu’nun performansı zaten ödülle taçlandırıldı. Kaan Yıldırım’ın oyunculuğu ise gerçekten şaşırttı. Karakterle bütünleşmiş bu iki performans, senaryoya rağmen iyi iş çıkarmış. Erol Babaoğlu’nun sahnelerinde, canlandırdığı İmam karakterinin nefes aldığını hissedebiliyorsunuz. Kaan Yıldırım da keza aynı şekilde, karakterinin motivasyonunu izleyiciye başarıyla geçirebiliyor.
Görselliğe tekrar gelirsek, Türk Sineması’nın görüntüyle bir sorunu kalmadığı artık kesin. 2000’lerin başındaki görüntü kalitesi tartışmalarından oldukça uzaktayız. Görüntü yönetimi olarak fena bir noktada sayılmayız ama hikâye zayıf olunca görsel estetik neye yarar? Teknik alandaki tek sıkıntımız “ses tasarımı” olarak devam ediyor. Seslerin kurguda tek tek eklenmesindeki (foley) yapaylığın ve diyalogların anlaşılamaması sorununun artık gündeme getirilmesi gerek. Renk düzenlemesinde (color grading) ufak tefek hatalar göze çarpsa da film genel olarak fena sayılmaz bir sinematografi sunuyor.
Oyuncuların perde süreleri ise akla tek bir soruyu getiriyor: “Popüler isimlere yer verelim, izlensin yeter” mi denildi? Demet Özdemir’i, İlhan Şen’i ve oyunculuğunun iyi olduğunu düşündüğüm Helin Kandemir’i çok kısıtlı sürelerde görüyoruz. Özellikle Demet Özdemir ve İlhan Şen’in perde süresi, karakter motivasyonlarını anlamak için asla yeterli değildi. Dizi oyunculuğu ve sinema oyunculuğu arasında bir ayrım yaparak, beyazperdede pek izlemediğim bu ikili hakkında daha fazla yorum yapmak da istemiyorum. Aynı şekilde Tuba Ünsal ve o korkunç peruğu hakkında da konuşmak istemem; kendisinin yapay zekâyla olan paylaşımları yeterince konuşulan şu günlerde zaten.

Cinlerin Düğünü: Hikâye Anlatmayı Neden Unuttuk?
Sinematografi, Anlatım Yapısı ve Havada Kalan Sorular
Epizodik bir yapıda olan film, bölümleri kendi içerisinde toparlayamıyor. Yaratmaya çalıştığı gerilimi taşıyamıyor ve kurmak istediği final oldukça sönük kalıyor. İkinci bölümde görebildiğimiz Deniz (İlhan Şen) karakterini tanıma fırsatımız elimizden çabucak alınıyor. Bu biraz da oyuncunun performansından kaynaklanıyor; zira ailede üniversiteye giden tek kişi, babasının gururu olan Deniz karakterini bir türlü anlayamıyoruz.
Yönetmen Karahan sürekli tekrarladığı metaforlar yerine keşke biraz daha diyaloglara ve karakter inşasına zaman tanısaymış. Evet, tabii ki bir karakter kör göze parmak ya da her şeyini ekrana taşıyan bir yapıda olmak zorunda değil ama ben buradaki vasatlıktan yakınıyorum. Ketum bir karakteri de pekâlâ tanıyabiliriz. İlk bölümde çocukluklarını gördüğümüz karakterlerin yetişkin halleriyle zor bağ kurdum diyebilirim. Küçük Deniz ve büyük Deniz, aynı kişi olduklarına dair hiçbir ipucu taşımıyor.
Demet Özdemir’in hayat verdiği Ceren ise en azından bir tık daha anlaşılır bir karakter. Annesinin ölümünden sonra evin bütün yükünü üstlenen, ona biçilen hayatı yaşamakla yükümlü bir kız çocuğu. İkinci bölüm Ceren’in düğünüyle açılıyor; içlerinden birisini seçmek zorunda bırakıldığı bir adamla evleniyor. Açılışta gördüğümüz büyük büyük anneannenin toprak yeme travması Ceren’e aktarılmış. Bu durum gözümüze sokuluyor çünkü karakterin başka bir dışavurumu yok. Yani bu da çok derin bir okuma gerektirmiyor bence. Altında uzun uzadıya anlamlar aramak istemiyorum çünkü Ceren’de, başka hiçbir sahnede uzun uzun konuşmayı gerektirecek bir şey görünmüyor.

Cinlerin Düğünü: Hikâye Anlatmayı Neden Unuttuk?
Kadınların travmaları, yaşadıkları zorluklar anlatılmak istenmiş büyük ihtimalle; fakat keşke senaryoda bir kadın karakter yaratırken bir iki kadınla konuşsaydınız, yardım alsaydınız. Zira erkek yazarların kadın karakterleri eril bakıştan (male gaze) öteye gidemiyor.
Helin Kandemir’in canlandırdığı, Ceren’in kızı olarak izlediğimiz Deniz karakteri ise üçüncü kuşağı temsil ediyor. Toprak yeme travması ona aktarılmamış. Kendini köyden kurtarmaya çalışan, 16-17 yaşlarında olduğunu düşündüğüm bir genç kız. Daha büyükse de yazılan diyaloglardan bu anlaşılmıyor. Travmaları kıran nesli temsil etsin diye kurgulanmış bir karakter ve bir nevi bunu başarıyor da; sonuçta köyden çıkıyor. Beklenti sadece buysa tabii.
Üç kuşak bir aileyi anlatmayı amaçlayan filmde havada kalan birçok sahne var. Meteorların ve yıldızların her kayışıyla bir aile ferdinin ölümü, filme adını veren “cinlerin düğünü” olarak yansıtılan sahnelerin nereye bağlanması gerektiği, Deniz’in bu yaşına kadar annesini hiç mi görmediği, filmin nerede geçtiğinin belli olmaması bir yana bazı oyuncuların şive yapıp bazılarının neden İstanbul Türkçesiyle konuştuğu, Ayşe halanın varlığının ve motivasyonunun neye hizmet ettiği, hikâyenin açılıştaki aileden kaç nesil sonrasında geçtiği gibi uzayıp giden bir sorular silsilesi mevcut. Tabii ki hepsinin mutlaka bir cevabı vardır fakat keşke şapkadan tavşan çıkarmasaydık.
Herkesin öve öve bitiremediği Cinlerin Düğünü’nü ne yazık ki beğenemedim. Keşke artık teknik detaylara takıldığımız kadar, iyi bir hikâye anlatmaya da odaklansak.