63. Antalya Altın Portakal Günceleri #1
En köklü festivalimiz olan Altın Portakal’ın 63. edisyonu, 24 Ekim’de açılışını yaparak başladı. Dün hem ulusal yarışmadan hem de uluslararası yarışmadan izleme fırsatı bulduğum iki film ve ulusal belgesel yarışmasından bir film hakkında konuşmaya geldim. İlk gün hayal kırıklıkları yaşansa da ikinci güncenin konusu olan güzel filmler olduğunun haberini önden vermek isterim.
Allianoi Diye Bir Yer Yok
Öncelikle belgeselden övgülerle bahsetmek istiyorum. İlk tercihim olan Allianoi Diye Bir Yer Yok, kesinlikle bu sene festivale iyi bir açılış yapmamı sağladı. “Dünyanın en iyi korunmuş antik sağlık merkezlerinden biri olan Allianoi, kurtarma kazıları sırasında keşfedildi ve daha sonra bir baraj inşası nedeniyle sular altında kaldı.” Sinopsisi böyle başlıyor Allianoi’nin. Tanıklıklar, arşiv belgeleri, animasyonlar ve sahada çekilen görüntüler aracılığıyla varlığını kanıtlamak istiyor adeta. Bütün uğraşlara rağmen sular altında kalan Allianoi’nin kurtarılma çabalarını anlatıyor. Bir avuç insanla başlayıp katlanarak büyüyen bir direniş… Ne yazık ki hepimizin bildiği bir son…

63. Antalya Altın Portakal Günceleri #1
Bilim insanlarını dinlememeyi bir başarı sanan, bildiğini okumayı bir güç sanan zihniyetle savaşımız çok eskilere dayanıyor. Allianoi de böyle bir savaşın kurbanı. Hem kültürün hem yerel halkın kazanabileceği birçok çözüm mevcutken bildiğini okumayı seçen bir iktidar var yine karşımızda. Yönetmen Elif Nur Kayalar antik kentin keşfini, korunması için yürütülen mücadeleyi ve baraj projesinin bölge insanlarının yaşamına etkilerini birinci ağızdan kameraya alıyor. Arkeolojik keşifleri ve hukuk mücadelesini anlatırken kültürel mirasın korunması ile bölgenin ekonomik ihtiyaçları arasındaki ilişkiyi ikilemde bırakmadan aktarıyor. Prof. Dr. Ahmet Yaraş’ı ve kazı ekibini dinlerken Allianoi’den kaybettikleri bir dostları, çocukları gibi bahsetmeleri onlar kadar sizin de içinizi sızlatıyor.
Allianoi Diye Bir Yer Yok, 63. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde dünya prömiyerini gerçekleştirdi, gösterimleri ise devam ediyor. İlk gösterimi kaçıranlar için festival programında iki seans daha bulunuyor. Kesinlikle tavsiyemdir.

63. Antalya Altın Portakal Günceleri #1
SEVDA
Sevda, Ufuk Emiroğlu’nun ilk uzun metraj kurmaca filmi. Zürih Film Festivali’nde dünya prömiyerini yaptıktan sonra 63. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali ile Türkiye prömiyerini gerçekleştirdi. Uluslararası yarışmada yerini alan Sevda, bir kentsel dönüşüm projesinin izinde kendi geçmişiyle yüzleşen bir kadının hikayesini konu alıyor. İstanbul’un rant uğruna dönüştüğü yeni yüzünü acımasızca perdeye taşıyor yönetmen Emiroğlu. Gri, soğuk ve kapitalist bir İstanbul izliyoruz ki bu; İstanbul’un sinemada tasvir edilen tarihi, güzel, turistik yüzünü görmekten çok daha fazla haz verdi bana. Gerçek bir İstanbul izlemek!
Gel gelelim, eksik kalan bir şeyler var. Senaryo ve hikâye kendini yeterince ortaya koyamıyor. Karakterlerin ağırlığını hissedemiyoruz; derinlikleri ve motivasyonları eksik hissettiriyor. Tülin Özen’in hayat verdiği Sevda’da hoşuma giden iki nokta var: Edilgen kadın karakterlerin de sinemada var olabileceği gerçeği ve bizzat Tülin Özen’in kendisi…
Kadın karakterin dümdüz iyi ya da dümdüz kötü değil, aksine bir insan olarak anlatılması görmek istediğimiz bir detay. Tülin Özen kesinlikle bayıldığım bir oyuncu, fakat onun bile toparlayamadığı bir şeyler göze çok çarpıyor. Sevda köksüz, köklenmek istemeyen bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Geçmişine ve ailesine dair inandığı şeylerin yalandan ibaret olduğunu öğreniyor ama bu, bütün hayatı boyunca inandıklarını bir gecede sindirip bütün çıkış yollarını bulmasını pek inandırıcı kılmıyor. Bir gece oturup beraber rakı içtiği ‘solcu abilerle’ bütün motivasyonunun değişmesi zayıf kalıyor.
Senaryoyla derdim çok çünkü hikâyenin eksiklikleri gözünüze çarparken izlediğiniz şeye inanmanız zorlaşıyor. Sevda’nın rüya sekanslarının neye hizmet ettiğini, Sevda’ya babasının haberini vermek için gelen Elif’in oraya nasıl ulaştığını anlamıyoruz. Sinematografisini beğensem de İstanbul’u kapitalizmin gözünden görmekten keyif alsam da üstüne düşünülmemiş diyaloglar ve eksik bir hikâye izlemek maalesef keyif vermiyor.

63. Antalya Altın Portakal Günceleri #1
TATLI MAYA
Biket İlhan’ın yönetmenliğindeki Tatlı Maya, dünya prömiyerini 63. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yaparak yolculuğuna başladı. Küçük bir kasabada fırın işleten Nazan’ın hayatı, Suriyeli Rana’nın kapıdan girişiyle değişiyor. Karnında bebeğiyle Nazan’a sığınan Rana; Nazan ve Maria’nın yardımıyla doğum yapıyor ve bebeğin gelişi adeta kasabalının önyargılarını su yüzüne çıkarıyor.
Tatlı Maya ile ilgili söylemek istediğim ilk şey, lütfen ses ve renk masasını tekrar gözden geçirin. Ağzının içine içine konuşan karakterlerin ne söylediklerini altyazıdan takip etmek zorunda kalmak oldukça kötü bir deneyim. Sahnelerin renk uyumsuzlukları ise sinemanın büyüsüne kapılmayı bırakın, hikâyenin bile önüne geçiyor. Sinematografinin bu kadar kusuruna rağmen ulusal yarışmada yer alışı, ön jürinin bu kusurları görmeyişi; “Seçimler nasıl yapılıyor ve izleyiciye reva görülen bu mu?” gibi soru işaretleri bıraktı bende.
Ayça Bingöl, Cansu Tosun, Suna Yıldızoğlu ve Emre Altuğ’un yer aldığı oyuncu kadrosu film başlamadan büyük bir beklentiye girmenize neden oluyor. Ama beklentilerinizi indirmenizi tavsiye ederim, çünkü Ayça Bingöl’ün bile kotaramadığı bir film izliyorsunuz. Emre Altuğ’un karakterine yapılan o peruktan tutun da karakterinin neye hizmet ettiğine kadar her şey havada kalıyor; üstelik ses problemlerinden ötürü diyaloglarını anlamak da imkansızlaşıyor.

63. Antalya Altın Portakal Günceleri #1
Suriyeli bir karakter üzerinden toplumun önyargılarını ele almak istiyor film, fakat bu ele alış çok masumane ve gerçeklikten uzak; adeta ütopik bir kasaba. Türkiye’de toplumun neden ırkçı olduğuna dair gerçek bir şey anlatmıyor. Toplumun içinden çok uzak bir noktadan yapılmış dışarıdan bir gözlem gibi duruyor. Eğer gerçekten Türkiye’deki göçmen karşıtlığını anlatmak istiyorsanız, bu kadar tatlı bir yerden yaklaşmanın sadece buz dağının mini mini bir parçası olduğunu ve faşizmi çok masum gösterdiğinizi söylemek isterim.
Dünyada ve Türkiye’de yaşadığımız gerçeklikte daha sarsıcı ve sahici bir hikâye izlemek isterdim. Tercih edilen konunun bu kadar tatlış bir yerden anlatılması, kötülüğün tek bir erkek karaktere bağlanması, önyargıların bir bebekle başlayıp yine bir bebekle kırılması gibi devam eden Tatlı Maya, adı gibi tatlı tatlı anlatmak istiyor bir şeyler ama inandırıcılığı sinematografisinden bile kötü. Nazan’ın hikayesinin anlatılmak istendiğini düşünüyorum ama Rana’ya da eşit bir pencere açılsın isterdim. Daha çok konuşabilsin, savaştan kaçan ve yaşamak isteyen göçmen bir kadının derdini daha sert bir yerden göstersin isterdim. Belki işte o zaman film toparlanabilirdi.