Anasayfa İncelemelerFilm İncelemeleriTitanic: Sinemanın Efsane Felaketi

Titanic: Sinemanın Efsane Felaketi

Yazar: Elif Nilay Tavukçu
Titanic: Sinemanın Efsane Felaketi

Titanic: Sinemanın Efsane Felaketi

James Cameron’ın yönettiği, 1997 yapımı Amerikan epik felaket ve romantizm filmi Titanic, Kate Winslet ve Leonardo DiCaprio’nun oyunculuklarıyla hafızalarda yer edinir. Film hakkında özellikle yıllarca tartışma yaratan “kapı” finali, izleyicileri kolektif tartışmalara ve çeşitli teorilere iter. Gerçek hayatta 14 Nisan 1912 gecesi buz dağına çarpan geminin enkazı, 1 Eylül 1985 tarihinde bulunur. Filmde tarihsel gerçeklikten hareketle dönemin en büyük yolcu gemisi olan Titanic’in 1912 yılındaki bu seferi ve aynı gemide karşılaşan iki gencin aşkı merkeze alınır. Bireysel hikâyeleri tarihin süzgecinden geçirerek kişiselleştiren Cameron, devasa bir felaketi insani bir boyuta indirger. Öyle ki geminin buz dağına çarptığı an, filmin yarısında bile değildir.

Cameron, filme geminin batık enkazına defalarca dalınan görüntülerle bir belgesel havası eşliğinde başlar. İlerleyen akışta drama ögelerini içeren aşk, ölüm ve ayrılık temaları işlenerek izleyicinin kurguya dâhil olması sağlanır. Film sonunda tasarlanan “imkânsız aşk” olgusuyla, insanoğlu olarak yarım kalan veya sonu mutsuz biten hikâyeleri daha uzun süre hafızamızda barındırdığımız gerçeğinden hareketle filmin unutulmazlığı artırılır. Ayrıca karakterlerin duygusal yönüne ve kişiliğine yapılan yolculuk, izleyici ile karakteri yakınlaştırır, benimsemeyi kolaylaştırır.

Kısaca Cameron, tarihî bir olayı yaşayan bir canlı hâline getirerek izleyiciyi içine çeker, belli fikir ve duygular yükleyerek herkesin filmde kendinden bir parça bulmasını sağlar.

Titanic: Sinemanın Efsane Felaketi

Titanic: Sinemanın Efsane Felaketi

Titanic: Senaryo ve Karakterler

Senaryo yapısına detaylı baktığımızda akışın rastlantı üzerine kurulu oluşu, inandırıcılık konusunda izleyicinin filmden kopmasına neden olabilir. Ana karakterlerimizden Jack’in hikâyeye dâhil oluşu bir tesadüf, bir şans, bir nevi “kaderin cilvesi” olarak konumlandırılmıştır. Ana hikâyenin tamamen bir rastlantıdan ibaret oluşu, klasikleşmiş romantizm filmi unsuru olarak yer alır.

Ayrıca filmde Rose’un kendini gemiden aşağı sarkıtması gibi bazı olağandışı sahnelerde, karakterlerin yaşadığı psikolojik süreçlerde yüzeysellik ve bu tür durumların ilerleyişinde hızlı bir toparlanma hâkim. Bunun dışında yan karakterlere baktığımızda Cal ve Rose’un annesi, kibirli, bencil ve sınıfçı bir tiplemeden öteye geçemez. Filmdeki karakter arkının Rose’dan ibaret olması ve hikâyede değişim yaşayan karakterin kadın olması, film boyunca sevdiğim unsurlardan biriydi. Rose’un aksine Jack sonda da en başta olduğu gibidir; herhangi bir karakter gelişimi yaşamaz, yaşamasına gerek görülmez.

Sorgulanabilirliği en bariz olan senaryo unsuru ise anlatıcı faktörüdür. Film bakış açısı tutarsızlığı içerir; hikâyeyi Rose’un bakış açısından dinleriz fakat ilerleyen dakikalarda onun içerisinde bulunmadığı, bilmediği konulara da hâkim oluruz. Bireysel olarak bu hususta Rose’un yaşananları daha sonra öğrendiği, hikâyeyi tüm bu öğrendikleri üzerinden son hâliyle bize gösterdiği çıkarımını yapabiliriz.

Titanic: Sinemanın Efsane Felaketi

Titanic: Sinemanın Efsane Felaketi

Tarihsel Gerçeklikten Sinematik Evrene: Neler Farklı?

Tarihsel bir olaydan hareketle çekilen bu filmde gerçeklerle uyuşmayan belli hususlar vardır.

Bunlardan biri, Pablo Picasso’ya ait Les Demoiselles d’Avignon adlı tablo olarak söylenebilir. Bu tablo Picasso tarafından 1907 yılında yapılır ve 1916’da ilk kez sergilenerek satışa sunulur. 1912 yılında henüz Picasso’nun atölyesinden çıkmadığından Titanic’te yer alamaz. Ayrıca Picasso, bu dönemde eserlerini çok yüksek fiyatlara satabilecek ve lüks bir hayat yaşayacak kadar tanınır. Bu nedenle Kate’in söylediği “something Picasso” tabiri, sanata fazlasıyla ilgili ve zenginliğiyle her şeye ve her yere ilk ulaşanlardan biri olan karakter için uygun değildir.

Bir diğer tutarsızlık, Jack’in bir anısını anlatırken dondurucu suya düşmenin hissinden bahsettiği Wissota Gölü’dür. Bu göl gerçekte Titanic felaketinden beş yıl sonra, yani 1917 yılında Wisconsin’de baraj yapımıyla oluşturulmuş yapay bir göldür.

Titanic: Sinemanın Efsane Felaketi

Titanic: Sinemanın Efsane Felaketi

William McMaster Murdoch karakteri, gerçekte buna dair kesin bir kanıt olmamasına rağmen filmde suçluluk psikolojisiyle intihar ederken gösterilir. Filmde bir yolcuyu vuran ve daha sonra kendi kafasına sıkan bu karakterin, gerçekte son ana kadar cankurtaran botlarını doldurmaya çalışarak insanlara yardım ettiği bilinir. Tarihle uyuşmayan bu karakter yazımı hakkında İskoçya’daki ailesinin tepkisi üzerine şirket, William’ın rüşvetçi ve katil olarak gösterilmesi hususunda aileden özür diler. Ayrıca James Cameron, gerçek bir kişiyi bu şekilde tasvir etmenin bir hata olduğunu kabul ederek aileye karşı üzüntüsünü belirtir. Filmde çatışma yaratmak ve dramatik olayları artırmak için tanık söylentileriyle etkileyici ama fazlaca kurgusal bir an yaratılmıştır.

Filmde çarpıcı bir an olarak karşımıza çıkan fakat gerçekte öyle olmayan bir örnek de gemi içerisinde kilitli tutulan kapılardır. Bu ayrıntı, dönemin sınıfsal ilişkileri ve toplumu hakkında izleyenlerin kafasında belli bir resim çizer. Gemide olduğu gibi gerçek hayatta da dönemin mevcut durumu gereği hastalık yayılmasını önlemek için sınıflar arasında kapılar kapalı tutulur. Fakat gemi batarken ölüme terk edilmeleri için kasıtlı olarak kilitlenmeleri ve silahlı nöbetçiler kısmı, yine kesin olmayan, dramatize edilmiş bir an ve kişisel bir eklentidir. Gerçek hayatta yaşanan asıl dram, üçüncü mevkide labirent gibi koridorlarda yolunu bulamayan ve dil bilmeyen yolcuların çıkış yolunu bulamamasıdır.

Titanic: Sinemanın Efsane Felaketi

Titanic: Sinemanın Efsane Felaketi

J. Bruce Ismay karakterinin korkakça kurtuluş hikâyesi de var. Gerçekte herkesi bindirdikten sonra filikaya bindiği ve tahliyeye yardımcı olduğu söylenen karakterin filmde gizlice filikaya binip kaçan kötü bir karakter olarak resmedilmesi, tartışılan bir başka durumdur. Bu konu ve genel olarak yaşananlarla ilgili How to Survive the Titanic, Or The Sinking of J. Bruce Ismay adlı eser, duruşma detayları hakkında bilgi vererek filmden ayrılan gerçekleri öğrenebileceğimiz kaynaklardan biridir.

Kült olmuş bir başka kesin olmayan an, gemi batarken Wallace Hartley liderliğindeki orkestranın gemi sulara gömülene kadar “Nearer, My God, to Thee” (Sana Doğru, Tanrım) ilahisini çaldığı sahnedir. Orkestranın gemi batarken insanları sakinleştirmek için saatlerce çalmaya devam ettiği ve hepsinin hayatını kaybettiği tarihî bir gerçektir fakat şarkı seçimi hem bir iddia hem de dramatizasyonu güçlendirmek için ortaya atılmış güçlü bir olgudur.

Görselde dikkat çekebilecek hatalardan biri olarak da Jack karakterinin gemiye binerken taşıdığı sırt çantasının 1912 yılında henüz kullanılamaması, yaklaşık olarak 1939 yılında üretilen standart bir L-frame rucksack çanta olması söylenebilir.

Tüm bu tarihsel tutarsızlıkları ve kurgusal dokunuşları içeren film, oyuncu performansları ve senaryosal tatminle seyirciyi hikâyenin duygusal merkezinden koparmayan bir deneyim yaşatır.

Titanic: Sinemanın Efsane Felaketi

Titanic: Sinemanın Efsane Felaketi

Sular Altında: Final

En tartışmalı an final sahnesi: Jack kurtulabilir miydi?

Konu hakkında James Cameron, Jack karakterinin tahta kapının üzerinde Rose ile birlikte hayatta kalmasının imkânsız olduğunu ve Jack’in hikâye gereği ölmek zorunda olduğunu belirtir. Sahne hakkındaki tartışmaları sonlandırmak için yıllar sonra yapılan bir deneyde, iki oyuncunun da vücut ölçülerine sahip dublörlerle her ikisinin de tahta kapı üzerine çıkmaya çalışması durumunda kapının suyla dolduğu ve hayatta kalmalarının mümkün olmadığı kanıtlanır. Sadece bir kişinin kapı üstünde kalabileceği ve kişinin vücudunun üst kısmının (özellikle hayati organlarının) sudan uzak tutulabileceği görülür.

Bu deney, tartışmaları sonlandırma noktasında bir işlev taşımayarak daha yaratıcı teorilerin yaratılmasına neden olur. Mantıksal olarak en olası denilebilecek teorilerden biri, Rose’un üzerindeki can yeleğini kapının altına bağlayarak yeleğin kapının su üstünde durmasına destek sağlaması ve ikisinin de kapının üstüne çıkabilmesi şeklindedir. Fakat gerçekleşen trajik sahnenin asıl nedeni, ikisi kurtulsa bile ortak bir hayat paylaşmalarının pek mümkün olmaması olduğundan hikâye bu dramatik engelle bitirilir. İkilinin felaketten kurtularak ilerleyen zamanlarda bir araya gelse dahi anlaşamaması, hayat şartlarının ve normallerinin farklı oluşu, büyüleyici aşklarını zedeler. Aksi hâlde her şeyin harika olarak gösterilmesi, hayattan kopuk ve ayakları yere basmayan bir film ortaya çıkarır.

Titanic, ölüm ve ayrılık hakkında bir filmdir, dolayısıyla kısa süreli bir heyecanla “ilahi” tarzda noktalanır.

Titanic: Sinemanın Efsane Felaketi

Titanic: Sinemanın Efsane Felaketi

Son Yorum

Titanic, yirmi dokuz yıla rağmen hâlâ etkisini koruyan efsaneleşmiş bir yapımdır. Tarihsel gerçeklikle olan belli uyumsuzluklar ve bahsedilmeyen belli gerçekler, hikâyenin temel yapı taşlarını oluşturmadığından olay örgüsünde ve izleyici etkisinde herhangi bir eksiklik yaratmaz; değişiklikler filmin başarısından hiçbir şey götürmez. Titanic, görselliğin ötesinde insan doğasının en karanlık ve en aydınlık yüzünü aynı karede buluşturur.

Yıllar geçse dahi ne o buz dağı erir ne de Jack ve Rose’un hikâyesi hafızalardan silinir.

Titanic: Sinemanın Efsane Felaketi

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap

Bu internet sitesinde, kullanıcı deneyimini geliştirmek ve internet sitesinin verimli çalışmasını sağlamak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Bu internet sitesini kullanarak bu çerezlerin kullanılmasını kabul etmiş olursunuz. Kabul Et Daha Fazlası...