Alley Cats: Sokağın Kedilerinin Baktığı Dünya
Bir diziyi anlamak için bazen önce onu yapan kişiyi tanımak gerekir, Alley Cats tam olarak böyle bir dizi. Ricky Dene Gervais, 25 Haziran 1961’de İngiltere’nin Reading kentinde doğdu ve University College London’da önce biyoloji, sonra felsefe okudu. Bu ikili merak, yani hem canlıların doğasına hem de varoluşun anlamına duyduğu ilgi, aslında tüm kariyerinin de özeti gibi. Stephen Merchant’la birlikte yarattığı ve dünya çapında sayısız uyarlamaya ilham veren The Office ile tanındıktan sonra Extras, Derek ve After Life gibi işlerle televizyon komedisini yeniden şekillendirdi; Animals‘tan Armageddon‘a uzanan stand-up gösterileriyle de tabu tanımayan, keskin diliyle bir imza bıraktı.

Alley Cats: Sokağın Kedilerinin Baktığı Dünya
Ama onu “Alley Cats” için asıl doğru isim yapan şey belki de sahne dışındaki kimliği. Gervais açık sözlü bir ateist, bir hümanist, aynı zamanda vegan ve son derece tutkulu bir hayvan hakları savunucusu; servetini hayvan yardım kuruluşlarına bağışlayacağını söyleyecek kadar da bu konuya bağlı. Dünyaya insanların değil de hayvanların gözünden bakan bir dizi yaptığında, aslında yıllardır savunduğu bir bakış açısını hikâyeye dönüştürmüş oluyor. İşte bu yüzden Alley Cats onun için sıradan bir çizgi film değil, bir tür manifesto gibi duruyor.
Mezarlıktan Gelen Kayıp Yavru
Hikâyeye gelince, sahne Londra’nın terk edilmiş bir sıra evi. Burada bir çete başıboş kedi yaşıyor ve başlarında Gervais’in seslendirdiği tembel, şişman, kendini olduğundan zeki sanan turuncu tekir Gus var. Yanında sürekli kavgaya hazır Fang, çiftleşme derdinden başını kaldıramayan Olive, adı bile insanı ürküten Puke ve gruba biraz kibarlık katmaya çalışan evcil kedi Ponce dolanıyor. Bir gün mezarlıkta fare avlarken kaybolmuş bir yavru kediyle karşılaşıyorlar ve bu yavruyu evine ulaştırma çabası, diziye gevşek de olsa bir omurga kazandırıyor. Ama işin doğrusu, Alley Cats‘i asıl Alley Cats yapan şey bu ana hikâye değil: Dizi asıl nefesini, bu kediler bir köşeye çöküp dünya üzerine çene çalmaya başladığında alıyor.
Kedilerin Muhabbeti ve İnsana Bakışları
Bu dizinin kalbi, kedilerin kendi aralarında ettiği o başıboş sohbetlerde atıyor. Terk edilmiş evin bir köşesine kurulup televizyon izliyorlar; ekranda bir “Love Island” taklidi, haberlerde yağma görüntüleri, sonra bir doğa belgeseli. Ve bizim büyük anlamlar yüklediğimiz her şeye onlar tam bir kedi soğukkanlılığıyla bakıyor. İnsanların tüketim çılgınlığı, sosyal medyaya olan takıntısı, magazinleşen kültürü, şiddet ve ölüm karşısındaki o tuhaf kayıtsızlığı; hepsi, bunları zerre umursamayan yaratıkların ağzından anlatılınca bambaşka bir şeye dönüşüyor. Çünkü bir kedi bir şeyi saçma bulduğunda, aslında bize kendi hayatımızın ne kadar saçma olabileceğini gösteriyor. Gervais burada çok akıllıca bir şey yapıyor: insanı eleştirmek için insanı hiç önemsemeyen bir bakış açısı seçiyor, böylece hiciv doğrudan hedefine oturuyor.
En keyifli anlar da tam bu yüzden ortaya çıkıyor. Kediler ölümü, yalnızlığı, aidiyeti, çiftleşmeyi, avlanmayı, hatta hayatın anlamını konuşuyor; ama bunu bir insanın yapacağı gibi ağırbaşlı değil, tamamen içgüdüsel, bencil ve umursamaz bir dobralıkla yapıyorlar. Doğayla kurdukları ilişki de öyle; onlar için avlanmak bir ahlaki mesele değil, sadece hayatın kendisi ve bu masumiyet bazen insanın kurduğu koca ahlak binasından çok daha dürüst görünüyor. Kediler dünyayı olduğu gibi, süslemeden, mazeret üretmeden görüyor. Diziyi merak uyandıran şey de bu: Her sohbet, aslında bizim insan olarak ne kadar tuhaf yaratıklar olduğumuza dair küçük bir ayna tutuyor.

Alley Cats: Sokağın Kedilerinin Baktığı Dünya
Bu “insanlığa dışarıdan bakma” ruhunun en tatlı taşıyıcılarından biri de Olive’i seslendiren Diane Morgan. Morgan’ı çoğumuz, insanlık tarihini ve dünyayı afallamış bir ciddiyetle didikleyen sahte belgesel Cunk on Earth‘teki Philomena Cunk’tan tanıyoruz; o saf, dobra ve farkında olmadan bilgece deadpan mizahı, Alley Cats‘in tam da damarına oturuyor. Öyle ki çiftleşme derdinden başını kaldıramayan uçuk Olive, zaman zaman Cunk’ın kedi kılığına girmiş hâli gibi hissettiriyor. Morgan bu karaktere hem kahkaha attıran hem de tuhaf biçimde dokunaklı bir hava katarak, dizinin insana bakış açısını en iyi cisimleştiren isimlerden biri oluyor.
Küfürbaz Ama Beklenmedik Biçimde Yumuşak
Şunu da açıkça söylemek lazım, bu dizi herkese göre değil. Diyaloglar o kadar yoğun küfürlü ki, küfür neredeyse bir noktalama işaretine dönüşüyor; iki kelimeden biri “cunt” desek yalan olmaz. Bir çizgi film kedisinin ağzından duyulan bu sertlik kimileri için mizahın ta kendisi, kimileri içinse fazla kolaycı bir şok mizahı olacaktır. Nitekim eleştirmenlerin çoğu diziye mesafeli yaklaştı, yazımını ve şok mizahına yaslanmasını eleştirdi. Ama dizi ilk hafta İngiltere Netflix listesinin zirvesine oturdu ve izleyici tepkileri eleştirmenlerden çok daha sıcaktı.

Alley Cats: Sokağın Kedilerinin Baktığı Dünya
İlginç olan şu ki, bütün o kabalığın altında beklenmedik derecede yumuşak bir damar akıyor. Dizi bir sahnede vahşice küfürbazken, bir sonraki sahnede ölüm ya da aidiyet üzerine şaşırtıcı bir içtenliğe geçebiliyor. After Life‘ı sevenler bu ani ton geçişlerine yabancı olmayacak. Kişisel favorilerimden biri de Gus ile Lara’nın date gecesi oldu; iki kedinin o beceriksiz, tutuk ama bir o kadar da içten buluşması, bütün küfür ve kabalığın altında dizinin aslında ne kadar şefkatli olabildiğini gösteren minik bir mücevher gibiydi. Hem güldürüyor hem de o tam Gervais işi buruk tebessümü yüzünüze yerleştiriyor.
Blink Industries imzalı animasyon da sokak Londra’sının kirli, gri dokusunu güzel yakalayarak bu melankoliye eşlik ediyor. Evet, altı bölümün bazı anları gevşiyor ve kabalık zaman zaman kendini tekrarlıyor; ama hicvin isabeti ve o gizli duygusal derinlik, diziyi salt şok değerinin ötesine taşıyor.

Alley Cats: Sokağın Kedilerinin Baktığı Dünya
Sokaktan Geriye Kalan
Alley Cats, Gervais’ten beklenen her şeyi sunuyor: Cesur, kaba, provokatif, ama satır aralarında beklenmedik bir kalp taşıyan bir yapım. Küfrün bolluğu bazılarını yıldırabilir, fakat dünyaya kedilerin umursamaz gözünden bakma fikri o kadar yerinde ki, dizi çoğu zaman hedefini tam vuruyor. Eğer Gervais’in mizahına aşinaysanız ve kedilere de bir zaafınız varsa, bu altı bölümlük yolculuk hem güldürüyor hem de düşündürüyor. Kara mizahtan hoşlananlar, Gervais hayranları ve kedi sevenler için kaçırılmayacak bir dizi; sert küfür ve kara/ofansif mizahtan rahatsız olanların ise uzak durması iyi olur.
Ekranom Puanı: 10/10