Resurrection: Hayat, Sonunu Bilmediğimiz Bir Film Gibidir
İstanbul Film Festivali’nde Ziya Demirel’in En Güzel Cenaze Şarkıları filmiyle Yeni Bakışlar yarışmasını izledikten sonra şimdi de Altın Lale Yarışması bölümüne geçiş yapıyorum. Altın Lale Yarışması’nın açılışını da Resurrection (Kuang ye shi dai) yapıyor. Long Day’s Journey Into Night (Diqiu zuihou de yewan, 2018) filmiyle hayatımıza giren Bi Gan’ın yeni ve son filminin başrollerinde Jackson Yee, Shu Qi, Mark Chao, Gengxi Li ve Jue Huang yer alıyor. Her biri farklı bir duyuya ayrılmış beş bölümün ana ekseninde, rüyasız bir dünyada inatla rüya gören bir canavarı anlatan bu film, İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale için yarışıyor ve festival kapsamında gösteriliyor. Şimdi gelin; bu ilginç, zor ama biraz masalsı, biraz da bağımsız bölümlerle dolu, yüzyıllara yayılan hikâyeyi anlatalım.
Beş Duyu, Beş Hikâye, Dört Ortak Nokta
Çin İmparatorluğu döneminde bir kadın, yerin altında yaşayan bir canavara hizmet ediyor ve onunla dost olmaya çalışıyor. 40’lı yıllarda ise bir dedektif, insanların kulaklarını bıçaklayarak öldüren bir katili Bach’ın bir eseri eşliğinde bulmaya çalışıyor. 50’li ya da 60’lı yıllarda ise bir karakter acı bir taşla dişini kırıyor ve kırdığı dişi attıktan sonra karşısına bir keşiş çıkıyor. 70’li yıllarda bir sihirbaz, bir çocuğa sihirbazlığı (aldatmayı) öğretiyor; 90’lı yıllarda ise perişan olmuş bir adam, gölgesine âşık olan bir kızın peşinden gidiyor. Aslına bakarsanız bu film, canavar karakteri üzerinden beş duyuya ayrılmış: Dokunma, duyma, tat, koku ve görme. Bunu da her duyuyu farklı bir sinematografiyle, farklı bir sinema diliyle, farklı türlere ve sinema tarihinin farklı alanlarına çekerek işliyor. Tüm bu bölümlerin dört ortak noktası var: doğum, yaşam, kayboluş ve ölüm. Bu filmde hayat, hem bir rüya hem de bir film gibi. Tek bir fark var; bu yaşamın sonunu bilmiyoruz. Hikâyeyi, derinliğini ve alt metnini düşündükçe anlıyorsunuz ki bu film uzunca bir süre etki altında bırakacak sahnelerle dolu. Hiçbir diyaloğu boş geçmeyen; senaryosundaki girişi, gelişmesi ve sonucuyla hem farklı hem zihin açıcı hem de felsefi bir film. Özellikle sonuna doğru film daha anlamlı bir hâle geliyor. Dolayısıyla filmin, yarışmanın en iyisi olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.

Resurrection: Hayat, Sonunu Bilmediğimiz Bir Film Gibidir
Cesaret İşi Bir Teknik
Görselliği, filmin en göze çarpan unsurlarından biri. Uzak planlar tablo estetiğine sahipken yakın planlar ise insanların iç mağarasına girmekle kalmıyor, aslında yitirdiğini düşündüğümüz ruhların var olduğunu da gösteriyor. Her bölümün farklı bir kamera diline sahip olması da apayrı bir cesaret örneği. Bir bölüm 1.33 ölçekte sessiz sinema tadında çekilirken, bir başka bölüm 2.39 ölçekte polisiye ve aksiyon tadında çekilmiş. Başka bir bölümde ise 1.85 ölçeğinde çekimler yapılmış ve üstelik plan-sekans olarak çekilmiş (ki bahsettiğim bu bölümün senaryosu yokmuş); bu da filme estetik açıdan oldukça derinlikli bir yan katmış. Bu kadar bahsetmişken filmin yönetmeni Bi Gan’ı ve görüntü yönetmeni Dong Jinsong’u (ki kendisi The Wild Goose Lake gibi yavaş tempolu bir suç filminin de görüntü yönetmenidir) tebrik etmek lazım. İkisinin ortak estetik anlayışına bayıldım. Ses ve müzikler ise oldukça dengeli. Bana kalırsa her bölümde müzik ve ses kullanımı oldukça iyi ayarlanmış. Bir bölümde orkestral müzik varken, diğer bir bölüm tamamen müziksiz. Bir bölümde klasik müzik varken, bir diğerinde caz müziği gibi farklı besteler çalıyor. Belli ki her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş; şarkıların ve müziklerin farklı dönemlerde farklı ses (sound) yapılarına sahip olması gerçekten büyük bir cesaret işi.
Görülmeye Değer Oyunculuklar
Oyuncular da birbirinden renkli performanslara sahip. Bazıları sönük kalmış, nedenini birazdan anlatacağım. Ancak öncelikle filmde beş karakteri birden oynayan Jackson Yee’den bahsedeyim. Canavarla başladığı oyunculuğuna katil ve sihirbaz karakterleriyle devam ediyor. Jackson Yee’nin her karakterin hakkını vererek oynadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Ancak katil rolünü çok da iyi oynayamamış. Nedeni ise Jackson Yee’nin oyunculuğunun, yüzünün ve alt metninin acımasız bir seri katile uymaması; nedense bu role ısınamadım. Shu Qi ise Jackson Yee’nin çoklu performansının aksine iki karakteri oynamış ve bölümlerin hepsinde dış ses (voiceover) yapmış. Shu Qi, filmdeki yüzü ve mimikleriyle oldukça iyi bir portre çizmiş.

Resurrection
Son Yorumlar
Uzun lafın kısası bu film, aslında tek seferde seyredilip anlaşılabilecek bir film değil. Beş defa izlense de yine tam olarak anlaşılmayabilir. Ama yine de kendinizi kaptırabilirseniz, bu filmin büyüsüne âşık olacaksınız. Bu film; insanlık, var olmak, yok olmak, yaşamak, iz bırakmak ve acı çekmek gibi konuları bir rüya edasıyla anlatmış. Yazının ortasında da demiştim ya “Hayat, sonunu bilmediğimiz bir film gibidir” diye; işte bu film tam olarak bu konuyu anlatıyor. İstanbul Film Festivali’nde mutlaka seyretmeniz gereken, nadir ve olağanüstü filmlerden biri. Kapatmadan önce son bir cümle kurayım: Her ne yaparsak yapalım, eninde sonunda gideceğimiz yer yine bir kürkçü dükkânıdır.
Resurrection: Hayat, Sonunu Bilmediğimiz Bir Film Gibidir