Ana sayfa » Welcome To The Jungle: Acımasız Mı Davetkar Mı? (İKSV Özel)

Welcome To The Jungle: Acımasız Mı Davetkar Mı? (İKSV Özel)

Yazar: Seray Aytekin

Welcome To The Jungle: Acımasız Mı Davetkar Mı (İKSV Özel)

İKSV 40. Uluslarası Film Yarışması kapsamında izlenime sunulan Terrible Jungle filminin yönetmenliğini Hugo Benamozig, David Caviglioli gibi ünlü isimler üstlenirken oyuncular arasında görebileceğimiz Catherine Deneuve, Vincent Dedienne, Jonathan Cohen, Alice Belaidi sunuma renkli dokunuşlar bırakmış ve oyunculukları ile filmi birçok açıdan ileriye taşımış gibi görünüyor. Prodüksiyonu 2020’de tamamlanan filmin süresi 1 saat 30 dakika ve dili Fransızca olarak geçiyor. Fransa, Belçika ve İsviçre ortak yapıma sahip film, bizi fazlasıyla güldüren komedi sahneleri ile öne çıkıyor. Sansasyon yaratacak bir film olmamasına rağmen bu seçkide keyif alarak izlediğim, benim için oldukça başarılı bir yapımdı. Vahşi sanılan, kimilerinin sert görünümünden korku duyduğu insanların aslında insancıl ve olağan, saf belki komik denecek kadar ahmak olduğu düşüncesi ile bizi yakınlaştırdı. Başlangıcında herhangi bir tanıtım yazısı bulunmayan film, Eskimo kültürü ve insanları üzerinde deneysel bir çalışma gerçekleştiren, filmin başrollerinde bulunan antropolog Chantal De Bellabre karakterinin görüntüsüyle başlıyor. Sahne, annesi gibi antropolog olan, oğlu Eliott ile yaptığı telefon görüşmesi ile devam ediyor. Ancak bu görüşmeden kolaylıkla anlaşılıyor ki, Eliott ve annesi Chantal hem birbirine düşkün hem de birbirlerine tahammül seviyeleri oldukça düşük bir anne-oğul. Sert görülen annenin himayesinden çıkıp, kendi çalışmalarıyla öne çıkmak isteyen oğlu Eliott, annesi kadar bilinen ve hatta ondan daha başarılı olma yolunda ilerleyen kararlı bir genç. Ancak annesinden ayrılan birçok özelliği var. Örneğin ahmaklık derecesine varan saflığı… Bu tutumu onu yine de bir şekilde hayatta tutuyor. Annesinin onu ormanda vahşi olarak tanımladığı adı “Otopiler” olarak geçen ve aslında pek de vahşi olmayan bir grup insan arasında bulmasına şahitlik ettiğimiz film, zaman zaman insana kahkahalar attırıyor. Hiçbir yapaylığın bulunmadığı, doğrudan ve açık insan profillerini izlemek bence oldukça keyifliydi. Olay örgüsü, telefon konuşmasında annesine bir araştırması için Fransız Guyanası’na gideceğini ve onu açıkça rahat bırakmasını isteyen Eliott’un atılmak istediği bir maceraya olan heyecanı ile bizi kendine çekiyor. Çıktığı yolculukta ona eşlik edecek bazı insanlara ulaşıyor ve macera başlıyor. Ancak insanlara olan güveni, samimi hisleri onu birçok zorlukla baş başa bırakıyor.

Konu ona bölgeyi daha iyi bildiği için eşlik eden iki karakterin, Eliott’un çalışması için inceleme notları alacağı bir grup olan Otopiler’e ulaşmak istemesi ile ormanda geçirilen bir gece ile devam ediyor. Buraya kadar oldukça normal ilerleyen film, Eliott’un çantasında gördükleri para için kavgaya tutuşan iki eşlikçinin gece birbirlerini öldürmesi ile kanlı sahnelere tanıklık ediyor. Ancak tepkisi gereği izleyiciyi şaşkına çeviren Eliott, bu kanlı görüntü sırasında oldukça sakin kalarak ölmek üzere olan bir eşlikçiyle konuşmaya çalışıyor. Başta işler istediği gibi gitmese de nihayet Otopiler’e ulaşan Eliott, grup liderinin kadın olmasıyla bir hayli şaşkına dönüyor. Kadın, Eliott’a karşı sert ve duygusuz görünmek isterken tekne motorunun arıza çıkararak kadının bu sert görüntüsünün bozulması bizi güldüren ilk sahnelerden olabilir. Eliott ise arızanın farkına varıyor ancak onu istemeyen grup liderini gizliden de olsa takip ediyor. Bu sırada izleyiciye aktarılan bir iç sesin, antropoloğun tanımı ve kapsamı konusunda yaptığı açıklamalar bence filme hoş ve ilgi çekici sahneler katmış. Antropoloğun yalnızca bir bilim insanından, dahası bir insandan çok daha fazlası olduğunu hatırlatan bu karakteri izlemek, izleyici için eğlenceli bir öğrenime dönüşüyor.

Çoğu zaman ‘orman’ insanların gözünde korkutucudur ve tehlikelere açıktır. Ancak bu macerada orman tehlikeli olmaktan çok, trajikomik anlara ev sahipliği yapıyor. Acımasız görülen aslında davetkar kılınıyor. Eliott da bu davete hiç düşünmeden adımını atıyor. Yerlilere alışıyor ve zamanla ulaşmaya çalıştıkları altına bir basamak olarak görülüyor. Bilgi birikiminin bu gruptan hayli yüksek olması onu ‘yaşamaya hak kazanan’ biri haline getiriyor. Bir yandan da annesi Chantal, oğlu için endişeye kapılıyor ve onu aramak için Fransız Guyanası’ndaki yetkili jandarma ekibinin komutanı ile görüşmeye başlıyor. Üzerinde pek de sorumluluk hissetmeyen ve bir kadının gelişiyle rahatı bozulan jandarma ekibi, kadının kararlığı sayesinde annesi tarafından ‘kayıp’ olarak bahsedilen Eliott’u aramaya ikna oluyor. Ormanın derinliklerine indiklerinde daha önce Eliott’a eşlik eden iki insanın ölü bedenleri ile karşılaşıyorlar. Bu görüntüden rahatsız olan ekibin aksine, Chantal yine soğukkanlı ve bilgiç bir tavırla orada duran tekneyi incelemeye başlıyor. Bu sahnede daha önce tekne motoruyla ilgili sarfedilen Eliott’un cümlesini yeniden duyuyoruz. Bu aslında anne-oğulun ne kadar çok ortak yönü olduğunu ancak bu durumu görmekten kaçındıklarını izleyiciye bir kez daha hatırlatıyor.

Eliott ise günlerini grubun reisi olan Albertine ile geçiriyor. Yakınlaşırken birbirlerinden hoşlanmaya başlıyorlar. İkilinin ara sıra gösterilen sahnelerini masumane ve hatta tatlı buldum. Fakat zamanla annesinin onu aradığından habersiz burada kendine bir hayat kuran genç adamın tavırları vahşi bir hal alıyor ve yerlileri anlatan incelemesinin masum ve sevecen dili yavaş yavaş değişiyor. Bu değişimden hoşlanmayan Albertine, kibar bir dille buna sebep olan şeyin yerlilerin “punka” adını verdiği (içeriği insan vücudu için zehirli maddelerden oluşan bir çeşit uyuşturucu) olduğunu düşünerek, kullanmaya ara vermesini rica ediyor.

Gereksiz hiçbir sahneye rastlamamak, olayının akışının her daim canlı tutulması filmi izleyici için sürükleyici ve ilgi çekici kılıyor. Müzik kullanımının ortam ve konsepte uygun düzenlenmesi oldukça başarılı bir etken olmuş. Görüntünün ise her daim orman renkleri skalasında tutulması, izleyiciyi sade ancak düzenli bir film izlendiğine ikna ediyor. Birçok komik olay ve maceraya tanıklık ettiğimiz film, annenin zorluklar(!) içerisinde sürdürdüğü yolculuğun sonunun Eliott’a nihayet varmasıyla son buluyor. Tüm bunlar yaşanırken filmin baş karakterlerinden sayılan yarbay Lieutenant’ın etkileyici derecede komik ve ahmakça sahnelerinin olaylara etkisi oldukça büyük. Bu anlamda oyuncularımızı içtenlikle tebrik ediyor ve bize bu anlatıyı tam da olması gerektiği gibi sundukları için teşekkür ediyorum. Anne-evlat ilişkisinin bu denli duygusuz olmaması gerektiğine inanıyorum ancak yine de onları bu şekilde dahi olsa izlemek çok keyifliydi. Herhangi hüzünlü sahneye ya da hikaye dağılımına rastlamadığım film, diğer birçok başarılı yapım arasında üst sıraya çıkıyor, benim için. Herkese izlemesini ve keyif almasını tavsiye ediyorum. Son sahne not: Son pişmanlık gerçekten de fayda etmiyor. İyi seyirler…

Welcome To The Jungle: Acımasız Mı Davetkar Mı (İKSV Özel)

Seray Aytekin’in Diğer Yazıları İçin Tıklayın.

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap