The Woman in the Window: Bir Pencerenin Yapabilecekleri (101)

The Woman in the Window: Bir Pencerenin Yapabilecekleri (101)

A.J. Finn tarafından yazılmış aynı isimli Penceredeki Kadın, Joe Wright tarafından yönetilip Tracy Letts tarafından senaryoya uyarlanmış. Başrolde ise Amy Adams, Gary Oldman, Julianne Moore, Wyatt Russell, Brian Tyree Henry gibi ünlü isimler var.

Seyirciye 105 dakikalık bir psikolojik gerilim sunmayı hedefleyen The Woman in the Window, ilgi çekici ve gerilimi yüksek bir tonda başlayıp; dibe batan bir yolda ilerliyor. Filmden beklentiler gerek yönetmen, gerek oyuncu kadrosu etkisiyle oldukça yüksekti fakat; hayal kırıklığından başka bir sonuç elde edilememiş görünüyor.

Öncelikle başrolümüz Amy Adams, yani Dr. Anna Fox, kızıyla ve kocasıyla telefonda konuşarak başlıyor hikayeye. Koca bir malikanede tek başına yaşayan Anna, psikolojik sorunları ve agorafobisi sebebi ile evinden dışarı çıkamıyor. Dışarı çıktığı an gelen panik ataklar onu bayıltıyor ve gelişen büyük kaygıları onu yaşamdan her gün biraz daha fazla uzaklaştırıyor. Çocuk psikoloğu olan Anna Fox, kendi de psikolog yardımı alıyor ve birçok ilaç kullanıyor. Fakat içki problemleri onun bu ruh halinden uzaklaşmasına hiç de yardımcı olmuyor. 101 nolu karşı eve taşınan Russell ailesi ise Anna’nın hayatını tamamen değiştiriyor.

Romanı benim gibi okumadıysanız ve film hakkında pek de bir fikriniz yoksa; yaptığı telefon konuşmalarından Anna’nın aslında mutlu bir evliliği olduğunu fakat tedavi sürecinde ayrı bir yerde kaldığını düşünebilirsiniz; fakat durum böyle değil. Anna ve kocası ayrılmış ve kızı kocası ile birlikte yaşıyor. Böylesine bir hayatın zorluğu, böylesine büyük bir evde daha da büyüyor. Anna’nın bir de bodrum katta yaşayan bir kiracısı var: David.

Karşı eve taşınan ailenin ergenlik çağındaki çocukları Ethan, Anna’yı bir gün ziyarete geliyor ve aslında olaylar burada başlıyor, Anna istemeden de olsa aileyle iletişimini burada başlatıyor. Aralarındaki iyi iletişim Anna’nın Ethan’a yardım etme isteğini ortaya çıkarıyor çünkü Anna durumun pek de hoş olmadığının farkında. Ethan’ın evde şiddet problemleri var. Bütün gün ilaçları, elinden eksik etmediği alkolü, ses olsun diye açık duran televizyonu ve tek yoldaşı kedisi ile birlikte Anna; penceresinin başına geçip aileyi izlemeye başlıyor. Pencereden gözetlemek denilince akla gelen ilk yapımlardan biri olan Rear Window’dan esinlenilmiş olduğunu düşünüyorum. Fakat maalesef, bu filmi oldukça kötü bir uyarlama olarak anabileceğimi tekrar hatırlatmak istiyorum.

Filmin ilk yarım saatinden sonra olacakları, bu noktada bizi şaşırtmak için ne yapmış olabilirler? diye düşündüğünüzde aslında çözmeye başlıyorsunuz. Anna zaten halihazırda bir sürü ilaç kullandığından, halüsinasyon gördüğünü anlamak pek de zor değil. Fakat yaşadığı şeylerin hangisi gerçek, hangisi hayal burasını kestirmek biraz zor. Russell’ların baskı gören annesi Jane ile geçirdiği akşamdan sonra Anna, karşı taraf ile çok daha fazla ilgilenmeye başlıyor ve fotoğraf makinesi ile birlikte zoomladığı karşı evi izlemeye koyuluyor. Bir gün duyduğu çığlık onun tüm hayatını baş aşağı ediyor çünkü Jane’in bıçaklandığını saniye saniyesine görüyor ve duyuyor. Polisi araması onun için hiç de hayırlı olmuyor, çünkü Anna neye bulaştığını bilmiyor.

Film boyunca Amy Adams’ın oldukça iyi bir performans gösterdiğini söylemeliyim, kaldı ki oyuncu kadrosu zaten yıldızlar şeridi gibi. Ki bence maalesef böyle bir kadroyu böyle bir film için bir araya getirmek oldukça büyük bir kayıp. Oyunculuklar her ne kadar seyirciye geçse de, sürükleyiciliği sıfır, mantık hataları üst noktada olan bir senaryoyu kurtarmak için yetecek seviyede değil.

Anna’nın yaptığı hatalar sebebi ile kaybettiği ailesinden sonra ortaya çıkan rahatsızlığı ve intihara sürüklenen hayatı bir polis memurunun hatırlatmasıyla ortaya çıkıyor. Burası aslında bir şeylerin bir yöne bağlanması için çok da sıkıntılı bir nokta değil; fakat sonrasında Anna’nın ben deli değilim türünde attığı nidalar ve gerçekliğinden emin olduğu şeyden bir anda vazgeçmesi izleyiciyi boğuyor.

 

Gel gelelim filmin sonunda; şüpheli davranışları ve irite olmuş hali ile David, kendini kilit bir noktada buluyor ve baştaki genç, duygusal, düşünceli Ethan’ın psikopat çıkmasıyla bıçaklanıyor. Anna ise evine hafta boyunca girmiş, onu izlemiş olan Ethan’ın hiç farkında değilken, karşısında onu bulmasıyla hem çok şaşırıyor, hem de birden o korkak, o hastalıklı halinden sıyrılıp canla başla onunla dövüşüyor. Ve sonunda kazanan taraf oluyor, yenileniyor, güzelleşiyor, ve kendine yeni bir hayat kurmayı beceriyor.

Senaryo en baştan en sona kadar kopukluklar, hatalar, zorlama yapılan plot twistlerle dolu. İyi bir oyuncu kadrosunu, iyi bir yönetmeni nasıl kötü kullanabilirizin cevabı niteliğinde izlenebilir bir film; kısa süresine rağmen bir türlü akmayan senaryosu ile seyirciyi sıkmaktan fazla pek bir iş yapamıyor. Puanı ise benim gözümden maalesef en fazla 3.5/10’u hak ediyor.

The Woman in the Window: Bir Pencerenin Yapabilecekleri (101)

Elif Issı’nın Diğer Yazıları İçin Tıklayın.

0 0 Oylar
Oy Ver
Yazıya Abone Ol
Bildir
0 Yorum
Tüm Yorumları Göster