Anasayfa İncelemelerFilm İncelemeleri The Lost Daughter: Düzende Kaybolanlar

The Lost Daughter: Düzende Kaybolanlar

Yazar: Cansu Altıntaş

The Lost Daughter: Düzende Kaybolanlar

İlk gösterimini 78. Venedik Film Festivali’nde yapıp senaryosu ile festivalden ödül ile ayrılan Netflix filmi The Lost Daughter, 17 Mayıs 2022’de yani çıkış tarihinden 7 ay sonra Netflix Türkiye’de de yayınlandı. Film, psikolojik drama türünde ve Elena Ferrante’nin aynı isimli romanından uyarlandı. Oscar’da En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ve En İyi Uyarlama Senaryo kategorilerinde aday gösterilen filmin başrolünde Olivia Colman yer alırken film boyunca başarılı oyuncuya Dakota Johnson, Jessie Buckley, Ed Harris, Paul Mescal ve Oliver Jackson-Cohen gibi oyuncular eşlik ediyor. Filmin senaryo ve yönetmenliği daha önce Oscar’a ‘En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu’ kategorisinde aday olan Maggie Gyllenhaal’a ait ve The Lost Daughter, Gyllenhaal’ın ilk yönetmenlik deneyimi.

Film, karşılaştırmalı dil alanında profesör olan Leda’nın bir Yunan adasına tatile gidip orada karşılaştığı insanlar üzerinden hafıza yolculuğu yapmasını konu alıyor. Bu yolculuk toplumda kadın olmak ve annelik olgularını merkeze alıyor ve bu konular üzerinde film boyunca düşünmemizi sağlıyor. Düşünürken üzerinde durduğumuz iki soru ‘Bir kadının temel hayat amacı anne olmak mıdır?’ ve ‘Çocuklardan sadece Anne mi sorumludur?’ oluyor. Kadın-annelik ilişkisini irdelememiz için The Lost Daughter’ın başarılı bir temsil sunmasında, hikâyeyi yaratan ve senaryolaştırıp yöneten 2 kadının bu alışılagelmiş meseleyi bakarak resmetmek yerine bizzat yaşayarak duygusal ve psikolojik boyutlarıyla yansıtmış olmalarının etkisi oldukça büyük. Çünkü anlamak dıştan içe doğru gerçekleşen bir yolculuktur ve senarist-yönetmenin kadın olması, anlama yolculuğuyla efor kaybetmeden hikâyeyi yansıtma konusunun üzerinde önemli ölçüde durulmasına ve konunun bilindik hislerin gerçekliğiyle sunulmasına olanak sağlamış gibi gözüküyor.

Şimdi filmin derdini biraz daha açmak istiyorum ve her ne kadar olay yerine durum üzerinden ilerleyen bir film olsa da filmi izlemeyip ipucu görmek istemeyen okurların yazının bundan sonraki kısmını okumamalarını öneririm.

Henüz kariyerinin başında olan genç kadın Leda’nın iki kızı var ve kızlarıyla birlikte evin neredeyse tüm sorumluluğu Leda’nın omuzlarında. Bir yandan bunlarla ilgilenirken bir yandan da akademisyen olarak ilgilenmesi gereken çalışmaları var ve Leda ‘anne olmak için yaratılmışım’ diyebilecek bir içgüdüye sahip değil. Anneliğini aşırı benimseyip bundan memnun görünen biri olmasa da çocuklarını seven bir anne ve her şekilde ilgilenmeye çalışıyor. Leda’nın annelikle arasındaki mesafe bunu becerememek ya da çocuklarını sevmemek gibi bir sebepten ziyade çocuk-ebeveyn ilişkisinde yalnız bırakılmasından kaynaklanıyor. Konferans için evden giderken bakıcıya verdiği detaylı talimatlar da ihmalkâr olmadığını ispatlar nitelikte. Leda ve çocukları arasında oyunlar, sohbetler ve yaramazlıklar yani anılar paylaşılırken bu süreçte Leda’nın eşini yani çocukların babasını sorumluluk düzeyinde pek göremiyoruz. Zaten direkt olarak eş ya da baba olarak tanımlayamadım çünkü ikisini de tam olarak yapmıyor evin erkeği tıpkı çoğu evde olduğu gibi. Bir süre sonra Leda kendi alanında çalışmalar yapan ve araştırmalarından etkilenen bir akademisyen ile eşini aldatıyor. Bu süreçte çocuklarını terk ediyor ve onlardan 3 yıl uzak kalıyor. Yıllar sonra 47 yaşındaki profesörümüz Leda bir Yunan adasındaki tatili sırasında tanık olduğu bir aile üzerinden kendi gençliğini anımsıyor. Hikâyedeki ana karakterimizin yaşadıkları bunlar evet ama filmde de benim anlattığım şekilde ve bu sırayla anlatılsa film oldukça sıradan olurdu çünkü filmi başarılı kılan yanlarından biri gelecekten geçmişe anıların tetiklenmesi ve hatırlama yoluyla işin içine biraz da merak unsuru katılarak hikâyenin özüne inilmesi olmuş.

Leda’nın tatilde tanışıp kendi geçmişini anımsadığı aile, dünyada binlerce yıldır alışılagelmiş aile şekli olan; çocuğun tüm sorumluğunun anneye ait olduğu, bu tek taraflı fedakarlıktan dolayı sorumluluğun bir süre sonra yüke dönüşerek kadını mutsuz ettiği ve erkeğin ‘önemli’ işleri sebebiyle keyfine göre hareket ettiği bir aile şekli. Bu benzerlikler temel alınarak Leda ve Nina arasında ilişki kuruluyor ve geçmişe yolculuk başlıyor. Geçmişe yolculuk devam ettikçe de filmin gerilim düzeyi azalıyor.

Yazının başında bir Yunan adasında tatil yapılıyor olmasından bahsetsem de pek tatil keyfi içeren bir film değil. Ana karakter, etrafında olup biten tanıdık duygu ve durumlarla karşılaştıkça bunlardan son derece rahatsızlık duyuyor ve keyfinin kaçtığını Olivia Colman gibi oyunculuğunu konuşmaya gerek bile olmayan bir usta oyuncu sayesinde hiç vakit kaybetmeden hissediyoruz ki bu hissettirme için mimiğe falan da pek ihtiyaç duymuyor oyuncu. Sadece bakışlarını kısması bile yeterli oluyor. Leda’nın gençliğini canlandıran Jessie Buckley ve Nina’yı oynayan Dakota Johnson da rollerinin hakkını vermek konusunda hiç fena değiller.

The Lost Daughter’da kaybolmuş olan; bir oyuncak bebek, bir kadının gençliği ve bir aile oluyor ama bu kayıpların yanında bir de kayıp olan erkekler var. Onların kayıplığı ortadan kaybolup geri döndüklerinde de kadınlar üzerindeki yönlendirmeci tavır ve müdahaleci yaklaşımlarıyla baskılarını hissettirmeleri. Bahsettiğim erkek kayıplığı da filmin konusu olan kaybolmuş birçok şeyi doğuruyor. Çünkü ataerkil toplum hemen bir kadına annelik tanımını yüklerken babalık konusunda hiç o duygusal atasözleri ya da halk efsanelerini duymuyoruz nedense. Onun yerine erkek evin direği oluyor, aslanı oluyor.. (Tabii ki bu noktada istisnaların bulunduğunu belirtmemde de fayda var çünkü şuan çoğunluk üzerinden konuşuyorum) Filmde de gördüğümüz tüm erkekler ufak ya da büyük şekillerde olan bitene müdahil olma gereği duyuyorlar. Geçtiğimiz yılın başarılı yapımlarından olan The Power of the Dog filmi de erkek eziciliği konu alıyordu ve onun da yönetmen-senaristi kadındı.

Oscar ödüllü The Power of the Dog filminin incelemesi için tıklayınız.

Filmin beni en sinirlendiren ama oyunculuk anlamında da en etkileyici sahnelerden biri olduğunu düşündüğüm sahnesi sinemada gürültü yapan 4-5 gencin Leda ve kadın görevli tarafından defalarca ikaz edilmelerine rağmen ciddiye almayıp daha sonra salondaki bir erkek seyircinin seslenmesiyle susmalarıydı. Leda da sinirden ağlayarak izlemek istediği film için sessiz bir ortam oluşmasına rağmen salonu bir hışımla terk etti.

Süre 2 saat olmasına rağmen sadece Leda’nın karakterinin açılmış olması filmin eksilerinden. Çünkü Leda’nın geçmişi anımsamasıyla hikâyeye dair genel fikrimizin oluşması çok zaman almıyor ve bu süreden itibaren film başka bir karakteri odağa almak ya da yeni şeyler söylemek yerine söylediklerinin altını defalarca çizmeye devam ediyor. Filmin sonunda da Leda’nın çocuklarıyla arasının gayet iyi olduğunu görüyoruz ve 3 yıllık ayrı kalmanın sonrasında neler olduğuna dair fikir edinemeden filmi bitiriyoruz.

Dickon Hinchliffe’e ait olan duygusal film müzikleri benim çok hoşuma gitti ve bende bir burukluk bıraktı keza filme özel yapılanlar dışında kullanılan müzikler de öyleydi. Özellikle de kariyer-annelik arasında denge kurma çabasıyla tükenen bir başka kadın olan Judy Garland’ın bir şarkısına da yer verilmesi hoş bir detaydı.

Judy Garland’ın hayatına odaklanan Oscar ödüllü Judy filminin incelemesi için tıklayınız.

Yönetmenin ilk filmi olmasına rağmen hikâyenin boğucu atmosferinin filme yansıdığını düşünüyorum ve sürenin başka karakterleri açma konusunda verimli kullanılamaması dışında film başarılı bir ilk film olmuş. Alışılmışa bakış atan, genel olarak durgun ilerleyen ve oyuncudan güç alan The Lost Daughter, her ne kadar filmin son yarım saati tekrara düşse de Netflix’te izlenebilecek iyi filmlerden biri. Yönetmen Maggie Gyllenhaal da bundan sonraki işlerini merakla beklediğim isimler arasında yerini aldı.

Son derece hassas bir konuya parmak basan The Lost Daughter’dan artı ve eksileriyle birlikte bahsetmeye çalıştım. Kayıplara sebep olan alışılmışları yıkmak dileğiyle yazımı sonlandırıyorum, hoşça kalın.

 

The Lost Daughter: Düzende Kaybolanlar

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap