The Christophers: Kurnazlık Yapmak Kolay ama Sanat Yapmak Zordur
Herkese merhaba, sevgili dostlarım. Bugün itibarıyla festivallerin en güzeli olan İstanbul Film Festivali başladı ve bu festivaldeki bu yılın ilk filmini sizlere sunmaktan onur duyarım. İşte karşınızda The Christophers. Amerikan sinemasının en üretken auteur yönetmenlerinden Steven Soderbergh’ün yönetmenliğini yaptığı; başrollerinde usta aktör Ian McKellen, bu yıl Mother Mary filmiyle karşımıza çıkacak olan Michaela Coel, Baby Reindeer dizisiyle aklımızı çelen Jessica Gunning ve talk show programıyla tanıdığımız komedyen James Corden’ın yer aldığı film, genç ressam Lori’nin oldukça yaşlanan Julian Sklar’ın yarım kalan yapıtlarını gizlice tamamlamaya çalışmasını anlatıyor.
Senaryosu, Bill & Ted ve Soderbergh’ün önceki filmlerinden No Sudden Move filminin de senaristi olan Ed Solomon imzasını taşıyor. Dünya prömiyerini Toronto Film Festivali’nde yapan bu film, bu yıl itibarıyla İstanbul Film Festivali’nde Mars Production tarafından izleyiciyle buluşuyor. Bakalım Steven Soderbergh, geçen yıl seyrettiğimiz Black Bag filminden sonra bu sefer Londra’da neler yapmış.
Kurnazlığın Sanatla İmtihanı
Hikâyemiz soğuk bir kent olan Londra’da başlıyor. Meşhur ressam Julian Sklar’ın vasıfsız çocukları, oldukça yaşlanan ve hastalıktan ölmek üzere olan babalarının yarım kalan yapıtlarını tamamlaması için Lori’yle anlaşıyor. Lori, Julian’ın asistanı olarak işe başlıyor fakat işe başladığında fark ediyor ki hiçbir şey göründüğü gibi değil. Çocukların asıl niyetleri de babalarından kalan mirası ikiye katlamak. Bu hikâye size de tanıdık geldi değil mi? Filmden bağımsız soruyorum bunu. The Christophers filmini izlerken birazdan bahsedeceğim konular kafamızı kurcalıyor. Birincisi; bir sanatın taklidini yapmak, aslını yapmaktan daha mı kolay? Evet, bu biraz zor bir soru oldu ama ben filme göre çok kısa bir cevap vereyim. Bu aslında sanat yapmaktan çok, gerçekten kendi karakterini ortaya koyup koymama meselesi. Çünkü sanat; içimizdeki acılarımızı, açık yaralarımızı, sevincimizi ortaya koyduğumuz bir alan.
Bir de şöyle bir gerçek var: Taklidini yaparken sanatçının hissettiklerini hissedebilir miyiz? Öyle ki Steven Soderbergh, sanatın taklidini ve aslını yapma üzerine oldukça kafa yormuş. İkinci olarak da alttan alta hissettirilen miras ve kurnazlık teması var. Herkes kurnazdır ama herkes sanatçı değildir. Çünkü kurnaz bir tilki olmak, istediğini elde etmenin pekâlâ kolay bir yoludur. Ama sanatını icra eden kurnaz tilkiler, burada herkesten bir adım öne geçebilir; kolaya alışan kurnaz tilkilerden bile. Bu filmin anlattığı en önemli temalardan biri de bu sanat, taklit ve bundan doğan kurnazlık üçgeni.

The Christophers: Kurnazlık Yapmak Kolay ama Sanat Yapmak Zordur
Geveze Senaryosu, Denge Kuran Tekniği
Tüm bunları bir kenara bırakıp senaryosuna gelirsek; Ed Solomon’ın yazdığı senaryo, yalan söyleyemeyeceğim, biraz geveze olmuş. Tam anlamıyla geveze ama bu gevezeliği oldukça yerinde kullanıyor ve filmdeki konuşmaların hiçbiri boş geçmiyor. Gevezelik eden bu senaryoyu beğendim. Steven Soderbergh, her filmde olduğu gibi bu filmi de bizzat kendi çekmiş (Peter Andrews mahlasıyla) ve kurgu masasında da yine kendi kurgulamış (Mary Ann Bernard mahlasıyla). Zaten Steven Soderbergh hakkında auteur olduğunu söylemiştim, işte tam da bu sebepten o bir auteur yönetmen. Ama bu sefer Soderbergh, sallantılı kamerasıyla Londra’nın o soğuk ve kurnaz tilkilerle dolu kara komik manzarasını çekiyor. 1.85 ölçeğindeki tümüyle gri, karanlık ama mizahı ihmal etmeyen sinematografisi kara film (film noir) havasını yaşatıyorken, sallantılı kamerasıyla da belgesel tarzına sahip oluyor.
Minimalist Müzikler ve İyi Oyunculuklar
Filmin az ama öz müzikleri ise Oceans 11 ve Black Bag filmlerinin de bestecisi olan Belfastlı müzisyen David Holmes’un elinden çıkıyor. Holmes’ün ağırlıklı olarak kullandığı piyano ve gitar tınıları, bu filmin gerilimini (ve mizahını da) öne çıkarıyor. Ses tasarımı konusunda ise oyuncuların ses tonları dışında başka bir artı sunulmuyor. Bunun dışında filmde hikâyeye hizmet edecek başka bir ses kullanımı göremiyoruz; dolayısıyla müzik ve ses kullanımı biraz daha minimize edilmiş. Ama ses tasarımında hikâyenin amacına hizmet edecek birkaç detay daha eklenebilirdi; mesela bir trafik sesi veya kalabalık uğultusu kullanılabilirdi.
Hazır yeri gelmişken oyunculara geçelim ve ilk etapta Ian McKellen diyelim. Şu an 86 yaşında olmasına rağmen Ian McKellen, mavi gözleri ve sanatına kattığı ruhuyla filmin diğer oyuncularından fazlasıyla rol çalıyor. Ama Michaela Coel da boş değil; yazının başında bahsettiğim Mother Mary filminde de karşımıza çıkacak olan Coel’ın ciddiyeti ve zekâsı, onun bu filmden sonra daha pek çok yapımda karşımıza çıkacağını müjdeliyor. Öte yandan Julian’ın kızı rolünde, Baby Reindeer ile hayatımıza giren Jessica Gunning var ki; Baby Reindeer’dan sonra biraz daha sönük ve yalancı bir karakteri oynasa da canlılığıyla iyi bir performans sunuyor. Uzun zamandır görmediğimiz komedyen James Corden da aynı şekilde. Diğerlerine göre daha az etkiliyor çünkü filmde o kurnazlığı ve akıllılığı yansıtmaya çalışırken onun oyunculuğunu pek hissedemedim.

The Christophers
Son Yorumlarım
Uzun lafın kısası The Christophers, az beklentiyle girdiğim ama oldukça memnun ayrıldığım bir film oldu. Kendi adıma film; bu dünyada kurnazlık yapmanın kolay ama sanat yapmanın zor olduğunu, sanatın acımasızlığını ve kimlik meselesini ortaya koyarak anlatıyor. James Corden dışında herkesin oyunculuğunun iyi olması, az ama öz müzik kullanımı ve geveze olmasına rağmen bu durumu lehine çeviren senaryosuyla bu yılın görülmeye değer filmlerinden biri olmuş. Son bir notum: Bu filmi seyretmeye başlamadan önce Başka Sinema logosunu gördük. Dolayısıyla bu filmin, festival yolculuğunu tamamladıktan kısa bir süre sonra Başka Sinema kapsamında vizyona gireceğini düşünüyorum.
The Christophers: Kurnazlık Yapmak Kolay ama Sanat Yapmak Zordur