Olympo: Kazanmak Her Şey Mi?
Netflix’in 20 Haziran’da yayınladığı yeni genç-yetişkin dizisi Olympo, sadece bir spor dizisi olmanın çok ötesinde; izleyicisini entrika, hırs, cinsellik ve kimlik mücadelelerinin yoğun biçimde yaşandığı yüksek performans merkezine sürüklüyor. İspanyol yapımı bu sürükleyici dizi, yönetmen koltuğunda Daniel Barone, Marçal Forés ve Ibai Abad gibi isimleri barındırırken; senaryo tarafında Laia Foguet’in dokunuşları dikkat çekiyor. Başrollerde Through My Window ile tanıdığımız Clara Galle (Amaia), Nuno Gallego (Cristian) ve bu projedeki performansıyla adından uzun süre söz ettirecek olan Augustín Della Corte (Roque) yer alıyor.
Olympo’nun büyük kısmı, Pirene Dağları’ndaki kurgusal bir yüksek performans kampüsünde geçiyor. Avrupa finallerine ve hatta Olimpiyatlara uzanabilecek genç sporcuların çetin mücadelesini izlediğimiz bu merkezde, dizinin baş karakterlerinden Clara Galle’in hayat verdiği senkronize yüzücü Amaia, dizinin hem duygusal hem de dramatik eksenini belirliyor. Rakipleriyle olduğu kadar kendi vicdanıyla da mücadele eden Amaia’nın karanlık yönleri ve onunla ilişkisi olan rugby oyuncusu Cristian’ın içsel çatışmaları, dizinin dramatik omurgasını oluşturuyor. Bu yoğunluğun ortasında, gerçek hayatta da profesyonel rugby oyunculuğu yapmış olan Augustín Della Corte’nin canlandırdığı Roque karakteri, tartışmasız biçimde dizinin kalbi hâline geliyor.

Olympo’nun en büyük artılarından biri, genç kadrosunun sahiciliği ve fiziksel performansları kadar duygusal derinliği de başarıyla aktarabilmeleri. Özellikle Augustín Della Corte, Roque karakteriyle yalnızca cinsel yönelimi yüzünden maruz kaldığı ayrımcılığa karşı duruşuyla değil, içsel çatışmalarının görselleştiriliş biçimiyle de öne çıkıyor. Nuno Gallego’nun Cristian performansı da Elite dizisindeki karakterine nazaran daha olgun bir yapı sergiliyor. Clara Galle, Amaia rolünde, kontrol manyağı ve yalnızlıkla baş etmeye çalışan bir genç sporcunun psikolojisini başarıyla perdeye taşıyor.
Görsel tasarımda ise dizi, oldukça etkileyici bir atmosfer kuruyor. Suyun içinde geçen sahnelerdeki kamera hareketleri, sinematografik anlamda “immersive”, yani izleyiciyi içine çeken bir yapıya sahip. Özellikle senkronize yüzme, koşu, rugby gibi sahalarda kullanılan yavaş çekim sekanslar ve agresif kesmeler, tempoyu sürekli yüksek tutuyor. Müzik seçimleri ise çoğunlukla elektronik tınılarla desteklenmiş, enerjiyi besleyen bir yapı kuruyor. Yer yer Amerikan gençlik dizilerini andıran müzik seçimleri, hikâyenin evrensel yönüne hizmet ediyor.
Dizinin hikâyesi her ne kadar spor rekabeti ekseninde ilerliyor gibi görünse de, asıl meselesi gençlik, kimlik, sömürü ve sistem eleştirisiyle ilgili. Özellikle Olympo adlı dev spor markasının perde arkasındaki karanlık yapılanma ve bu markanın gençler üzerindeki manipülatif etkisi, dizinin satirik alt metinlerinden biri olarak öne çıkıyor. Ne var ki bu “kurumsal kötülük” anlatısı, dizinin diğer dinamik karakter ilişkilerine kıyasla daha yüzeysel kalıyor. Komplo ve doping ihtimali üzerine kurulu hikâyeler ne yazık ki beklenen derinliğe ulaşmıyor; izleyici, şirketle ilgili gizemlerden çok, karakterler arası dinamikleri izlemeyi tercih ediyor.

Olympo, gençlik dizileri arasında oldukça taze ve cesur bir soluk. Sadece sporseverlere değil, güçlü karakter anlatılarını seven herkese hitap edecek bir yapıya sahip. Evet, bazı hikâye katmanları derinleştirilebilirdi; özellikle Olympo şirketiyle ilgili kısım daha güçlü yazılabilirdi. Ancak dizinin enerjisi, görsel dili ve oyunculuk performansları bu eksiklikleri kolayca örtüyor. Tüm sezonun sonunda gelen tatmin edici kapanış ise ikinci sezonun potansiyelini kuvvetle hissettiriyor.