Anasayfa İncelemelerFilm İncelemeleriI Swear: Normal Olan Hangimiz?

I Swear: Normal Olan Hangimiz?

Yazar: Erkan Akmaz
I Swear: Normal Olan Hangimiz?

I Swear: Normal Olan Hangimiz?

Başrollerinde Robert Aramayo, Maxine Peake, Shirley Henderson ve Peter Mullan gibi isimlerin yer aldığı, yönetmen koltuğunda ise Kirk Jones’un oturduğu I Swear, son dönemin en dikkat çeken yapımlarından biri olarak izleyiciyi karşılıyor. Hikâye; gerçekleştirdiği hizmetler karşılığında Kraliçe II. Elizabeth tarafından Britanya İmparatorluğu Nişanı (MBE) ile onurlandırılan, Tourette sendromuna sahip İskoç aktivist John Davidson’ın hayatını konu ediniyor.

Öncelikle, filmin konusunda asli bir yere sahip olan Tourette sendromundan kısaca bahsetmekte fayda var. Bu sendromda kişi; hareketlerini, ifadelerini ve sözlerini istemsizce kontrol etmekte zorlanıyor. Özellikle göz kırpma, omuz silkme ve ani sesler çıkarma gibi irade dışı tepkiler meydana geliyor; kimilerinde ayrıca istemsiz küfür etme gibi durumlar görülebiliyor. I Swear’in merkezindeki John (Robert Aramayo) karakterinde de bu durumlar mevcut.

Film, bu sendromun John üzerindeki negatif etkilerini sunmanın yanı sıra; onun çocukluğundan yetişkinliğine uzanan geniş bir zaman yelpazesini ele alıyor. Toplum tarafından yanlış anlaşılması, zorbalığa uğraması, ötekileştirilmesi ve kabul görmemesi üzerine bir anlatı ortaya koyuyor. Filmin oldukça güçlü duygusal katmanlara sahip olduğunu söylemek mümkün. Hikâye ilerledikçe izleyiciler olarak John’un acıklı hayatına derinlemesine nüfuz ediyoruz; bu yolculukta hem empati yetilerimizin sınırları zorlanıyor hem de filmin vermek istediği mesajlarla buluşuyoruz.

I Swear: Normal Olan Hangimiz?

I Swear: Normal Olan Hangimiz?

Bilinmezliklere Karşı Duyulan Kaygı

Başlangıçta görünür hiçbir fizyolojik problemi olmayan John, sosyal yönü kuvvetli ve idealist bir çocuk olarak karşımıza çıkıyor. Futbola ilgi duyan ve bu alanda potansiyeli olduğuna tanık olduğumuz John; içten içe huzursuzluk barındıran, çalkantılı ve kaotik aile yaşantısındaki sorunların da tetiklemesiyle, yoğun stres altında kaldığı anlarda Tourette sendromunun ilk belirtileriyle yüzleşmeye başlıyor. Bu ilk semptomlar başlangıçta geçici sanılsa da öyle olmuyor ve John’un kimliğinin alaşağı olmasına giden sürecin kapısını aralıyor.

John, kendisinde gelişen bu tikleri kontrol altında tutmaya ve engellemeye çalışsa da bunun önüne geçemiyor. Bu süreçte annesinin (Shirley Henderson) ve babasının ilgisizliği, yetersizliği ve otoriter yaklaşımıyla John’un bu problemi çözülmek bir yana, durum giderek daha kötüye gidiyor ve girdiği her ortamda sorunlar yaşıyor. İradesi dışında sergilediği davranışlar ve ettiği küfürler; okulda, futbol sahasında, bir kız arkadaşıyla gittiği sinema salonunda, kısacası sosyal hayatının her alanında onu çeşitli yanlış anlaşılmalara ve dışlanmalara sürüklüyor. Bu parlak genç giderek toplumdan izole hâle gelerek kabuğuna çekiliyor ve toplumdan adeta siliniyor.

Bu duruma yol açan sebepler kendi elinde olmasa da toplum içinde “kontrolsüz” ve “tehlikeli” olarak görülmesi, onu büyük bir utanca ve sosyal kaygıya hapsediyor. Bu noktada film; toplumun farklılıklara ve bilinmezliklere karşı duyduğu kaygıyı, gösterdiği olumsuz refleksleri ve “normal” olana bir tanım getirme çabasını gerçekçi bir şekilde aktarıyor.

İlerleyen süreçte John’un hayatını ve dolayısıyla hikâyenin de çehresini değiştiren Dottie (Maxine Peake) ile tanışıyoruz; Dottie, filmin empatisi güçlü, şefkatli ve anaç karakteri olarak ortaya çıkıyor. Dottie, John ile tanışmasından itibaren ona annesinin gösteremediği ilgiyi, anlayışı ve sağduyuyu gösteriyor. Ona anormal biriymiş gibi yaklaşmaktansa, sıradan ve normal bir insana nasıl davranılıyorsa öyle davranıyor. Dottie’nin, John’un hayatının kurtarıcısı olarak değil de ona kendi öz farkındalığını, değerini ve özgüvenini hatırlatan bir “ayna” işlevinde sunulması önemli. Her ne kadar annesinin John’a olan sevgisini sorgulamıyor olsak da sorunları çözmek için sevginin tek başına yeterli olamadığını ve doğru iletişim kurabilmenin değerini göstermesi açısından bu iki farklı anne figürünün kıyaslanışı filmin başarılı olduğu noktalardan biri.

John’un olumlu anlamdaki değişimindeki ilk kırılma Dottie ile aynı evi paylaşmaya başlamasıyken; ikinci kırılma ise Dottie vasıtasıyla, bir toplum merkezinde çalışan Tommy’nin (Peter Mullan) yanında hademe olarak işe girmesi oluyor. Tommy de tıpkı Dottie gibi John’u dışlamıyor, onunla doğru iletişim kuruyor ve babacan bir tavırla John’un zayıf özgüvenini kuvvetlendiriyor.

Bu ilişkiler kurulurken öte yandan John, kontrol edemediği tikleri yüzünden defalarca başı derde giriyor. İnsanın başına bunların ancak filmlerde gelebileceğini düşündüğümüz bu noktada, esasen yaşananların hiçbiri abartılı değil. Normal olmayan ekstrem durumlar ve olaylar yaşanıyor; ancak bunların gerçekten yaşanmış olması veya yaşanmasının sürpriz olmaması düşüncesi izleyiciyi duygusal açıdan köşeye sıkıştırıyor, yaralıyor ve John’a karşı güçlü bir empati kurabilmenin önünü açıyor. I Swear, bu duygusal çatıyı izleyicinin kalbini istismar etmeden, oldukça doğal bir şekilde resmetmeyi başarıyor.

I Swear: Normal Olan Hangimiz?

I Swear: Normal Olan Hangimiz?

Dezavantajı Avantaja Dönüştürmek

Hem Dottie hem de Tommy ile olan yolculuğunda John, zamanla kendinden nefret etme duygusundan uzaklaşarak kendini olduğu gibi kabullenmeye başlıyor. Bu sorunla gizlenerek ve saklanarak yaşamaktansa, bu dezavantajını kendine bir kalkan edinip hayatına anlam katacak bir forma sokmanın yolunu izliyor. Bir nevi küllerinden doğmayı seçerek dezavantajını avantaja dönüştürüyor; bu değişimde Tommy’nin yaptığı konuşmaların etkisi büyük oluyor. Kendisi gibi olanlara ilham olma rolünü üstlenerek karşılıklı yardımlaşma ve destek olma süreci başlıyor; John adım adım “görünür” olmayı öğreniyor.

Bu noktadan itibaren I Swear bize temel fikirlerini iletiyor. Bu sendromda asıl sorunun “tikler” değil, toplumun önyargılı bakışı olduğunu söylüyor. “Normal” olma algısının ne kadar göreceli ve tartışmaya açık olduğunu ifade ediyor. Sendromun kendisini bastırmaktansa toplumun bu gibi konularda bilgilenmesini, açık fikirli olmasını ve nezaket içerisinde karşılıklı desteğin işlevini vurguluyor. John’un sahip olduğu tikler, yalnızca toplumun kenara itip atmak istediği farklılıklar olarak anlatılıyor. Dottie ve Tommy gibi insanların varlığı, bu gibi problemlerle yaşayan kişilerin sorunun kendilerinde olmadığını algılamasının önünü açıyor. John da bu sorunu tamamen ortadan kaldıramayacağını ama bununla sağlıklı bir şekilde yaşamayı öğrenebileceğini görüyor.

Ancak o, bu aşamada saplanıp kalmayarak bastırmaya çalıştığı istemsiz seslerini farkındalık çalışmalarına aktarıyor. Bu bakımdan John’un çıkardığı sesler hem bir tik hem de bir metafor olma özelliğine sahip. Artık hayatının nesnesi olmayı bırakıp gerçek öznesi olabileceğini görüyor. I Swear, bunun gerçek bir hayat hikâyesinde gerçekleştiğini göstererek umut aşılamayı başarıyor. Bu noktada tamamen bir hayal satmıyor; zorluklar varlığını korusa da bunların başarılabileceği yolu işaret ediyor.

I Swear

I Swear

Sistemin Yutma Refleksi

Robert Aramayo’nun filmdeki performansına ayrıca değinmek gerekiyor; Aramayo, rolün gerektirdiği fiziksel aksiyonu oldukça güçlü yansıtmayı başarıyor. Karakter gelişimi çizgisinde kendinden bir şeyler katabilmiş; ajitasyonla gerçek arasındaki sınırı kontrollü bir şekilde çiziyor. Bunu hem Aramayo için hem de hikâyenin genel gidişatı bakımından ifade edebiliriz.

Öte yandan karakterler arasındaki ilişki dinamiklerinin de son derece doğal geliştiğini görebiliyoruz. Bu da izleyicinin filme hisleriyle ortak olabilmesine zemin hazırlıyor. Belki sadece bir iki yerde duyguların üzerine basılıp ekstra etki yaratılmak istenmiş gibi bir hava olsa da bunu görmezden gelebiliyoruz. Dramatik yapısı bu denli yoğun olan bir filmde tonu yumuşatmak adına, özellikle John ve Tommy arasında gelişen mizahi ilişki de takdirle söz edilebilecek bir nokta. Bu ton dengelemesi hiç de kolay olmasa da I Swear bunun da hakkından geliyor.

I Swear, gerçek bir hikâye olmasından dolayı izleyiciye daha sert bir his patlaması yaşatan bir film. Bunun hem gerçek bir hayatın izlerini taşıması hem de Tourette sendromunu yaşayan tek kişinin John olmaması gerçeği insanı bir yandan rahatsız ediyor. Ama film, kendi içinde sorunu çözmenin formülünü de sunuyor. Hikâyede Tourette sendromu aslında sadece bir simge olarak kalıyor. Sorunun doğduğu asıl kaynağın insanların zihinlerinde olduğuna işaret ederek farklılıkların sistem tarafından yutulma refleksini özetliyor.

Ancak filmin tam olarak çözümlenmiş asıl düğüm noktası, “Normal olan hangimiz?” sorusunda yatıyor. I Swear, kimileri için sinema dili bağlamında biraz fazla didaktik algılanabilir ancak sinemada bu türden işlerin de güçlü bir temsile sahip olması gerekiyor.

I Swear: Normal Olan Hangimiz?

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap

Bu internet sitesinde, kullanıcı deneyimini geliştirmek ve internet sitesinin verimli çalışmasını sağlamak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Bu internet sitesini kullanarak bu çerezlerin kullanılmasını kabul etmiş olursunuz. Kabul Et Daha Fazlası...